Anılara Yolculuk

Aralık-2019

Yakın tarihimizin derinliklerine dalıp tekrar günümüze, günümüzden tekrar tekrar tarihe geçişler yaparak zamanda yolculuklarıma devam ettiğim büyüleyici bir gün! Birçok önemli eseri sanat dünyasına kazandıran Sevgili Etem Çalışkan titreyen elleri, bozulan gözlerine karşın sanat dolu, aşk dolu, sevgi dolu! Sanat Tarihi’nin hemen hemen her aşamasını yansıtan, ruhu enerjik, gençlerin yakın dostu bir efsane o!

Duayen sanatçımız ile sohbetimize başladığımız an “İlk öğretmenim doğa! Doğada gördüğüm her şey bende yazının güzelliklerini uyandırdı!” diyerek çocukluk dönemlerine atıfta bulunmuştu. Sohbetimizin sonlarına doğru “Sanatçı ruhlu bir çocuk! Çok klişe gibi gelecek ama güzel yazı sevdanız çocukluk dönmelerinizden başlıyor... Burada asıl gelmek istediğim nokta birçok söyleşinizde “Çocukluğumda yaptığım resimleri özlüyorum. Çünkü serbesttim, özgürdüm. Kimse benden hesap sormazdı. “Bu nedir?” diyen yoktu. Çocuk hiçbir art niyet beslemez. O yüzden çizdikleri de boyadıkları da düşünceleri gibidir.” dediğinizi okumuştum... Özgür ruhlu bir sanatçısınız ama baskı hissettiğiniz dönemler olduğunu da anlayabiliyorum...” dediğim an

Sevgili Çalışkan “İlkokula başladığımdan beri hem okumayı hem yazmayı bırakmadım, hep okuyup yazıyorum. Çocukluğumda yaptığım resimleri özlüyorum tabii... O dönemdeki serbestlik özgürlük başka bir şeydi! Çocuk hiçbir art niyet beslemez. O yüzden çizdikleri de boyadıkları da düşünceleri gibidir. Şimdi kırk yıllık gazetecilik hatta elli yıllık gazetecilik hayatım var... Ve çalıştığım gazetelerinde ressamıydım... Oradaki çalışmalarım günün olaylarına göre yön alırdı... Ben serbest değildim, ben sanatımı meslek olarak kullanıyordum, patronlarım vardı. Yine de başımda bir tokmak yoktu! “Bunu böyle, şöyle yap diyen yoktu...” Örnek vereyim; 12 Eylül 1980 Kenan Evren’in yaptığı darbe... Hürriyet Gazetesi’nde çalışıyordum... Gece darbe oldu sabah çıkan gazetede ordu yönetme el koydu manşetleri ve benim çizimimle Evren’in portresi! Bunu yerenler oldu “Bu ne gayretkeşlik... Darbe yapan bir kişiye övgü bu! Gazetenin ressamı sabaha kadar bunu mu yetiştirdi...” Oysaki ben bir gazeteci olarak günün gelişmelerine göre siyasal gelecekteki kişileri görüp, sezerek onların çizgi resimlerini daha önceden yapıyorum. Çizgi ile yapılan resim ayrı bir değerlendirmedir.”

Dünyaca ünlü ressam, hattat ve kaligrafi ustası Sevgili Etem Çalışkan ile böylesi bir sohbet imkânı bulunca, birbirinden önemli ve keyifli anılarını da hatırlatmaya devam ediyorum!

“Hemen hemen çalışmadığınız gazete yok gibi! Milliyet Gazetesi’nde yıllar boyu Altan Erbulak ile yan yana çalışmışsınız.” dediğim an ışıl ışıl gözleri ve gülen yüzüyle “O ooo” diyerek hınzır hınzır gülerken başka film şeridinin içerisine girmiştik bile; “Milliyet Gazetesi’nde yıllar boyu odalarımız yan yanaydı... Ama ne oda! Bir masada Etem Çalışkan, bir masada muhteşem Altan Erbulak çizer... Ha babam çizerler! Şimdi biz Altan Erbulak ile hayata biraz espri yönüyle, biraz da mizah yönüyle yaklaşırdık... İnsanın kendi kendisiyle dalga geçmesi, biraz ironi yapması gerekli, bu şart! Kimse kimseden ne aşağıda yukarıda... Herkes insan olarak aynıdır, yeteneklerine göre fark eder ama bakmayın geçici unvanlara... Hayatta her şey oluyor... Kanunu Sultan Süleyman ne diyor “Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi” Yaşamak nefes almak! Bir fırıncı bir bekçi veya sarayda oturan padişah ne farkı var! Hiç kimse birbirinden aşağı ya da yukarıda değil! İnsan mutfak ile tuvalet arasında boru değildir. Mutfakta karnını doldurup tuvalette boşaltan araç değiliz... Çünkü beyin var! İnsan beyni, insan yapısı! Neden insan diğer canlılardan farklı? Kendisi dâhil her şeye faydalı olabilme, yararlı olabilme! İnsan önce kendine, sonra diğer insanlara ve topluma yararlı olmalı... Onlardan da yararlar görmeli... Bu yapıda olunca görürde! Bütün bunlar böyle iken sanat tekilden çoğula gider... Sonra çoğuldan tekile döner... İllaki çoğula gideceksin! “Bu şart mı?” diyeceksiniz... “Hani siz kuralları sevmezdiniz?” diyeceksiniz ama bu benim kuralım değil... Süzgeçleniyorsunuz yani imbikleniyor... Ben düşünüyorum bu düşüncemi dalga dalga genişletiyorum oradan tekrar bana dönüyor! Görüyorsunuz tüme varım, tümden gelim sanatta olmazsa olmazlardan!”

Altan Erbulak demiştiniz... Altan ile benim İstanbul’a gelişim aşağı yukarı aynı... Ben mizahı, karikatürü çok sevdiğim için zamanında okulda da çizer, duvar gazetesi çıkarırdık. Hocaların karikatürlerini de çizerdik... Kimi çok sever not verirdi, kimi çok kızar sıfır verirdi. Bu yüzden okuldan da kovuldum! Ortaokulda iken Tarsus’da Kamil Bolat adlı bir gazete bayi vardı. Tek gazete bayi idi zaten... Ama o mürekkepler, gazete kâğıtları, dergiler nasıl mis gibi kokardı inanamazsınız! Ergen yaşlarımız Hollywood dergileri... O yıllardan kalma hala Amerikan dergileri var bende... Sonradan kişiliğini öğrendiğim büyük bir illüstrasyoncu Norman Rockwell; Amerikalı ve en önde gelen Amerikan dergilerinin kapaklarını çiziyor. Norman Rockwell’in çizgileriyle çıkan bu dergileri, çizimlerine imrendiğim için alırdım! İmzasına bakmazdım da resimlerin güzelliği beni çekerdi. Sonradan öğreniyorum Norman Rockwell’i!

İşte Kamil’in bayisine mizah dergileri, karikatür dergileri gelirdi. Nasıl güzel kokardı o kâğıt, o gazete mürekkebi, o matbaa mürekkebi, o harflerin izleri! Hala dokunduğum zaman klişe baskılardaki harflerin resimlerini, izlerini hissederim! Ofset baskı dümdüz bir baskı, varlığı yokluğu belli değil, hissetmezsiniz! Klişe baskılardaki harflerin izleri hissedilir!

O dönemler karikatüristleri imzalarından tanıyorum artık... Sonradan Bab-ı Âli’ye geldim ve hepimiz harman olduk orada! Ben Yeni Sabah’da çalışmaya başladım... Yıl 1953 falan... Bab-ı Âli’ye adım attık, bir lezzetli, bir güzel şey ki aman yarabbim, anlatamam! İşte Altan Erbulak ile tanışıklığım da Bab-ı Âli mizah dergilerinden başlar... ”

Heyecanla ekliyorum “Konuşurken, yazarken büyüsünü korumasına karşın, yitip giden ama isminin yadigâr kaldığı semt Bab-ı Âli! Film tadında ki Bab-ı Âli anılarımız senelere ve yaşımıza göre değişse de tarihimizin bu anlamlı kelimesi benim için büyüsünü korumaya devam ediyor... Ne zaman Bab-ı Âli’yi konuşsak resmen o yıllara ışınlanır, her anı yaşayarak kaleme alırım. Diğer yandan çok da hüzünlenirim; Osmanlı döneminde devlet yönetiminin merkezi olmuş! Bir buçuk asra yaklaşan mazisiyle Türk düşünce ve yayın hayatının odağı olan! Çemberlitaş Divanyolu’ndan başlayıp, Cağaloğlu üzerinden Sirkeci’ye kadar uzanan sokakları, caddeleri… İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet Gazetesi’ne yıllarca ev sahipliği yapan Kırmızı Köşk’ü… Semtin konaklarında yaşayan bürokratları… Gazete idarehanelerinde, matbaalarında çalışan, boyunlarındaki fotoğraf makinalarıyla koşuşan gazetecileri… Meşhur şairleri, yazarları, çizerleri… Seçkin şahsiyetleri… Sarık ve kalemiyle meyhanede oturanları… Her zaman ceplerinde okunacak şiir bulunanları… Semti arşınlayanları… Fıçı içerisinde trafiği idare eden trafik polisi… Semt esnafı… Matbaaları, kitapevleri, yayınevleri… Sabahları vapurdan inip yokuşu tırmanan, iş dönüşü vapura yetişen emekçileriyle…

Keşke ama keşke yazarların, çizerlerin zaman geçirebildiği, tarih ve kültür değeri yüksek olan bir sokak Bab-ı Âli’de kalabilseymiş; günümüz yazarlarının da bolca vakit geçirebileceği, okurlarıyla daha samimi, daha candan, daha hissederek yapılan söyleşiler, görüşmeler olurdu eminim! Gerek iş, gerekse yaşamlarımızdaki yoğunluklardan kaçmak, ruhumuzu tam anlamıyla beslemek, dinlendirmek için nasıl güzel bir kaçamak olurmuş! İşe gidip gelirken Bab-ı Âli yokuşunu bilgelikle inip çıkan kişileri ve bugün bizlerin yığınlar halinde servislere gidip trafiğe girdiğimiz anları düşünüyorum da… Nasıl iki ayrı uç nokta! Anılarda kalanların azıcık bir kısmı bile günümüzde Bab-ı Âli’de olsaydı ruhumuzu besleyen, bizi bu kargaşalardan uzaklaştıran, bilgeliğiyle büyüleyen bir sokak olurdu eminim!

Yıllardır Bab-ı Âli yokuşu dendiğinde gözümün önünden geçen kısa bir film şeridi vardır; Sabahları vapurdan inip huzurlu, dingin bir şekilde yokuştan çıkan… Akşamları ise vapura gitmeden önce yokuştan aşağı inen, inerken de lokantalara uğrayan yazarları, şairleri, Bab-ı Âli emekçilerini, bu ünlü yokuşu büyük bir bilgelikle yürüyen insanları hayal ettim hep! Çok değil daha yirmi, otuz yıl önce sabahları Kadiköy Vapuru’ndan inip yokuşu çıkanların, akşam vapura yetişme telaşları hep varmış. Aklımdan, gönlümden hiç çıkmayacak bu sahneler! Yazarken dahi bu anları hissediyor, parmaklarımın hızına yetişemiyorum! Bu başka bir şey farklı bir ilham veriyor insana! Anlatılan olayları, binaları ve kişileri hayal edip, gözümde canlandırarak Bab-ı Âli ruhunu yakalamaya çalışsam da tarihi kimliğinden sıyrılarak iyice yalnızlaşan Bab-ı Âli hüzünlendirmeye devam ediyor! Sizinler gibi dönemi yaşamış değerli sanatçılarımızdan, gazetecilerden, esnaftan bu eşsiz zamanları dinledikçe zihnimde canlandırmaya devam edip, Bab-ı Âli ruhunu içimde yaşatmaya devam edeceğim!”

Sevgili Etem Çalışkan “Evet Bab-ı Âli’nin ruhu, lezzeti bambaşkaydı! Daha böyle nice güzel anılar, dostluklar, olaylar! Emin Hocamın atölyesi de Narlı Bahçe Sokakta idi. Tam İstanbul Erkek Lisesi’ne bitişik olan sokak... Buradan da alışkanlığımda vardı Bab-ı Âli’ye... İşte bu dünyanın içine dalınca karikatüristlerle tanışıklıklarımız arttı... Altan’la ve diğer dostlarla... Karikatüristlerden bir kısmı da Güzel Sanatlar Akademisi`nde öğrenciydi. Yalçın Çetin genç yaşta rahmetli oldu... Altan gibi kocaman gözlükleri vardı, iri iri camları... Altan kadarda boyu vardı. Yalçın ile okulda tanıştık, dergilerde karikatürleri yayınlanan çocuklarmış meğer onlar! Ramizi tanırım... Ramiz Gökçe ilkokulda alfabemizin resimlerini çizen imzaymış meğer... Basık harflerde içerisinde yer alır... İşte Bab-ı Âli’ye adım atınca Yeni Sabah’da çalışmaya başladım, Altan Vatan’da çalışıyor... Altan bir gün muziplik yaparken, bir kış gününde Ahmet Emin Yalman’ın odasına giriyor... Çamurlu papuçlarını basıyor da basıyor... Masasına çıkıyor basıyor... Masadan iniyor duvara bastırıyor... İzlerini bırakarak kapıdan çıkıyor. Ahmet Emin geliyor ki odanın hali böyle... Odacısını çağırıyor, görmemiş tabii. Ama Ahmet Emin kimin yapabileceğini biliyor ve Altan’ı çağırıyor... Altan’da “Ben yaptım.” diyor ve Vatan’dan kovuluyor. Sonra Yeni Sabah’a geliyor, yıl 1954 falan aynı oda da çalışma hikâyemizde böyle başlıyor!

Oğuz Aral’da Milliyet’de çalışıyor, resimli roman çiziyordu. Bir konuşma balonuna şunu yazmış “Ulan eşşoğlu patron bu verdiğin paraları ne zaman arttıracaksınz.” Oda öyle kovuluyor ve Yeni Sabah’a geliyor.

Şimdi “Altan derki boyum kısa... Bu mu oldu size tasa... Kâğıt, kalem birde masa benden ala çizen var mı?” Konuşuyoruz, şakalaşıyoruz günler böyle geçiyor. Melih Aşık ile aynı odada çalışıyorlardı. 1 Mayıs 1988’de Altan öldü... Melih aynı oda da Arka Pencere köşesini yazıyor... Bir gün gittim odası boştu, Melih daha gelmemişti. Bir not bıraktım “Etem derki ömür kısa... Buda oldu bana tasa. İşte kalem işte masa... Hani nerede çizen var mı?” velhasıl sağlığında da ölümünden sonrada böyle hoşluklarımız vardı.

Altan küçük vali kadar... Küçük validen biraz uzundu belki. Fahrettin Kerim Gökay! Bir gün Altan’a melon şapka giydirdik, üstü açık araba ile İstanbul’u dolaştı, vali diye alkış aldı yollarda... Kimse bilmiyor ki Altan! Nihat Bali, Altan ve benim melon şapkalarımız vardı. Gazeteden çıkınca üçümüzde melon şapkalarımızı takar, dolaşırdık. Altan’ın boyu küçük olduğu için vali rolüne de girerdi. İşte böyle böyle çok güzel anılarımız, eğlenceli anlarımız vardı.”

“Şuan dahi eğlenerek anlatmanızı görünce Bab-ı Âli ruhu ve sizleri bir arada düşünüyorum da kendimi bu zaman yolculuğundan alamıyorum! Ve Bab-ı Âli ile ilgili film sahnelerime sizlerin derya deniz anılarını en özel sahneler olarak ekliyor hafızam... Bab-ı Âli’yi ilerleyen günlerde tekrar kaleme alacağım sanırım!”

Semtlerin, sokakların, tarihi binaların, sanat atölyelerinin, zamana direnen ustaların, genç yeteneklerin anılarını, hikâyelerini dinlemeye ve yaşamaya bayılıyorum. İstanbul gibi dipsiz bir kültür kuyusunun başında durarak bu anıları, hikâyeleri yazılarımla, öykülerimle yeniden kurgulayıp; yeni anılar, hikâyeler oluşturarak masal tadında anlatmayı çok seviyorum.

Yazılarımın kahramanları arasında iletişim kurmayı, dostlukların pekişmesini, yeni dostluklar kazanabilmeyi ve tüm bu güzellikleri kaleme almayı ise ayrıca seviyorum! Yazılarımda geçişler yaparak kahramanlarımın sohbetlerine, dostluklarına şahit oluyorum! Bu ilişkileri hayatın normal seyrinde fark etmeden kurmaya başlamış olmam nasıl mutluluk verici! İş ve aile yoğunluğum nedeniyle kitap çalışmalarıma zaman ayıramıyorum olsam da seçeceğim yirmi, yirmi beş yazımı kurgularla bağlayıp kitap çıkarma isteğim hep vardı! Gerçek hayatta yazılarım arasında bu kurguların kendiliğinden oluşması, kitap çalışmalarımın paralelde olgunlaşması büyüleyici! Gerçekçi Türk Edebiyatının ölümsüz ustası Orhan Kemal’in oğlu Sevgili Işık Öğütçü söyleşimiz sırasında “Babam’ın öyküleri, hikâyeleri de böyleydi.” demiş ve beni benden almıştı!

Büyük Usta Orhan Kemal’i genç kuşaklara, öğrencilere tanıtan ve Orhan Kemal’i yaşatan müze Cihangir’in en önemli değerlerinden biliyorsunuz! Geçtiğimiz yıllar Orhan Kemal Müzesi’ni ziyaret edip Sevgili Işık Öğütçü ile sohbetimi ve müzeyi kaleme almıştım; müzeye girdiğiniz anda anıların adeta dört bir köşeye yayıldığını görüyorsunuz! Orhan Kemal’in tüm hayat hikâyesini anlatan fotoğraf çalışması, yapıtlarının ilk baskıları, yabancı dillerde basılmış kitapları, kullandığı daktilosu, kütüphanesi, eşinin elbiseleri diktiği dikiş makinası, oturduğu yatağı, yastığı, kullandığı küçük eşyaları… Ve hapishane köşesi; beş yıllık mahkumiyet tutanağının yanı sıra 1966 yılında aileye yazdığı mektubun sergilendiği bir bölüm. Meşhur bisiklet konusu işte tamda bu mektup içerisinde geçer! İkbal Kahvesi ise Sevgili Işık Öğütçü tarafından babası ve İkbal Kahvesi’nin anılarının yaşatılması için müze altında yeniden hayat bulmuş!

Yaşamı ekmek kavgası mücadelesiyle geçmiş büyük ustanın hayatını bir film şeridinden geçer gibi izleyip, anılarına dokunurken; Orhan Kemal’in eşi Sevgili Nuriye Hanım’a yazdığı “Karıma” şiirini kaligrafi yazısıyla resme nakşetmiş ve müzeye hediye etmiş olan Ethem Çalışkan’ın eseri önündeyiz! Sevgili Işık Öğütçü’den bir soru geldi “Ethem Çalışkan’ın imzasında yer alan tarihte dikkat çeken nedir?” İmzada yer alan tarih 6014! Sevgili Ethem Çalışkan bu durumu şöyle açıklıyordu; “İnsanlık tarihi İsa’nın doğumuyla başlamaz, yazının icadıyla, çivi yazısının icadıyla başlar. Bu da milattan önce 4000. yıldır. O zaman asıl tarih bugünün tarihine 4000 eklemekle çıkar.” İşte Sevgili Etem Çalışkan’ın doğum tarihini 5928 demesinin kaynağı da budur!

Sevgili Etem Çalışkan’a Orhan Kemal Müzesi ve Işık Öğütçü ile bu sohbetimden bahsederken, kendisini sevgiyle andığımızı iletiyorum. Gözleri ışıl ışıl hemen ekliyor “Cumhuriyet’in ilk bakanlarından Abdülkadir Kemali Bey’in oğluydu Orhan Kemal! Babasıyla dostlumuz vardı. Abdülkadir Kemali Öğütçü bazen trenle Mersin’e giderdi bizde eşlik ederdik. Dededen gelme dostluk... Işık’ı da çok severim uzun süre oldu görüşmedik nasıl kendisi?” diye sorunca sevgiyle ortak dostumuz Işık Öğütçü’nün Orhan Kemal Müzesi, okul ziyaretleri ve kitap fuarlarına katılımı nedeniyle çok yoğun olduğundan bahsederek “Sizleri birlikte en son Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde takip etmiştim sanırım. Her uğradığımda ortak etkinliklerinizi, sizi sevgiyle anmaya devam ediyoruz.” diyerek Sevgili Işık Öğütçü’nün selamını ilettim.

Yazımın ana kahramanıyla, diğer yazılarımın ana kahramanlarının aynı yazı içerisinde yer alması ruhumu da kalemimi de inanılmaz besliyor; mesleğinin ışıltısı üzerine yansımış olan... Sanatın birçok dalında yer alan... Yaratıcılıkta sınır tanımayan... İnanılmaz renkli, keyifli bir ritme sahip Sevgili Hülya Yaatası! Tezhip, ebru ve katı` sanatçımız Sevgili Hülya ile sohbetimizi kaleme alırken Osmanlı Medeniyeti’nin izlerini taşıyan ihtişam ve zarafet içerisinde tarihin derinliklerine dalıp zamanda yolculuklarıma devam etmiştim!

Sevgili Hülya ile de Etem Çalışkan’ı andığımız anlar çok olmuştur. Hatta Hülya söyleşimiz sırasında “Hocam Nutuk’u el yazması olarak yazmıştı... Nutuk’un düzeltmelerini bana yaptırmıştı.” dediği anlardaki heyecanı, enerjisi halen gözümün önündedir!
Geleneğimize göreneğimize... Sanata kültüre... Çiçeğe, böceğe, yeşile... Çocuğa, gence, yaşlıya... Her şeye ama her şeye karşı koşulsuz saygı, sevgi, hürmet dolu yaşamları seviyorum. Her anlamda güzeli arama, anlatma, güzelliklerle dolu bir dünya yaratma tutkusu olan sanatçılarla, sanatseverlerle yolumun kesişmesi ise evrene verdiğim mesajlarla ilgili olsa gerek:) Yüreğindeki şefkat, sevgi, hoşgörü gibi sıcacık duyguları sanatına, hayat hikâyesine yansıtarak onlarca başarıya imza atan bu güzel bir insanlar dingin ruhuyla, huzuruyla beni de büyülemeye devam ediyor!

Küçük bir operasyon sonrası işe başlamıştım, oldukça yoğun bir gün Sevgili Hülya aradı “Yasemin’cim Etem Hocamı aradım bu akşam müsait sende uygun musun?” dedi. Heyecanla “Tabii uygunum, hemen işlerimi organize ederim. Ama Etem Çalışkan ile ilgili çalışmalarımın yer aldığı kendi laptop’ım evde. Nasıl yaparım ablamdan isterim...” diye sesli düşünürken Sevgili Hülya “Yasemin’cim ben gelirken size uğrar alırım.” dediği an nasıl mutlu olduğuma inanamazsınız! Akşam mesai sonrası Maslak’taki plaza ortamımdan çıkıp yarım saat sonra Etem Çalışkan ile buluşarak günümüz Türkiye’sinden başka diyarlara ışınlanıp o dönemleri yaşamaya başlamıştık bile!

Bu özel sohbetin gerçeklemesinde Sevgili Hülya’nın çabasını unutmam mümkün değil! Hep birlikte zaman zaman hüzünlendiğimiz zaman zaman eğlendiğimiz, neşeli bir sohbet oldu. Sevgili Etem Çalışkan’ın aşk dolu, sevgi dolu, sanat dolu, enerjik ruhuyla masamızdan şen kahkahaların yükseldiği ve etraftan dikkat çektiğimiz anlar da çok oldu! İlerleyen saatlerde Sevgili Hülya’nın yeğeni Damla’da bize katıldı. Sohbetimiz devam ederken, keyfimizi, neşeli anlarımızı, dolu dolu sohbetlerimizi görenler Etem Çalışkan ile tanışmak üzere masamıza geliyor “O kadar enerjik bir sohbet var ki Etem Bey ile, sizlerle tanışmadan geçmek istemedim. Etem Bey’e “Gençleri masaya öyle bir çekiyorsunuz ki nasıl bir çekim bu bütün gençler buraya geliyor! Kıskandım katılabilir miyim sizlere” diyen konuklarımıza “Tabii buyrun sohbetimize...” diyerek masamıza davet ediyorduk.

Sohbet kaydımı kaleme alırken tekrar tekrar eğlendiğimi, kendi kendime güldüğümü itiraf etmeliyim!

Sanata adanmış koca bir ömrü Sevgili Etem Çalışkan’dan dinleyip, yarınlara büyük bir enerjiyle hazırlandığını görünce şaşırmıyordum tabii! Sevgili Etem Çalışkan derin bilgisi, tecrübesi ve yılların birikimiyle gençleri geliştirmek üzere kurslarda görevler alıyor, sergiler açıyor, panellere katılmaya devam ediyor. Yoğun bir çalışmayla sıcacık, samimi, dostluk içerisinde yarınlara hazırlandığını görmek ise bana ayrı bir enerji veriyordu!

Yazarken dahi böylesi bir tanışlık yaşadığım için kendimi mutlu hissettiğim Sevgili Etem Çalışkan sohbetimizin sonunda “Ben ve Kendim; Etem Çalışkan” isimli biyografi kitabını imzalarken uzun uzun yazmaya başladığını görünce ayrıca mutlu oluyorum!

Yazar’dan Not1: Etem Çalışkan başlıklı ilk yazıma
http://yaseminleistanbul.com/Article.aspx?id=91&Subject=Etem%20Caliskan den erişebilirsiniz.

Yorumlar