Hakikaten Aşk Oldu!

Hülya-Yaatası

Osmanlı Medeniyeti’nin izlerini taşıyan ihtişam ve zarafet içerisinde, tarihin derinliklerine dalıp tekrar günümüze, günümüzden tekrar tekrar tarihe geçişler yaparak zamanda yolculuklarıma devam ettiğim büyüleyici bir gün! Tarihte okuduğum ilginç hayatlar, sanatkârlar, hikâyeler gözümün önünden geçiyor!

Geleneklerimize ve kültürümüze sahip çıkan sanatçımız Sevgili Hülya Yaatası ile tarihin, sanatın derinliklerine dalıyoruz bugün; geçmişten birçok şey bulduğum, zamanda yolculuklarımı yapabildiğim Sevgili Hülya’nın buram buram sanat, tarih kokan evindeyiz... Bu sıcacık evin her köşesi âdeta sürprizlerle, görsel şölenlerle karşılıyordu beni; tüm detayların ince bir zevkin ürünü olduğu ve itinayla bir araya getirildiği o kadar belli ki her objesine, her köşesine bayıldım...

Mesleğinin ışıltısı üzerine yansımış olan... Sanatın birçok dalında yer alan... Yaratıcılıkta sınır tanımayan... İnanılmaz renkli, keyifli bir ritme sahip Sevgili Hülya ile yaptığımız sohbeti kaleme alırken Sevgili Orhan Kemal gibi parmaklarımın rüzgârlaştığını hissediyor, kalemime hâkim olamıyor ve heyecanla yazmaya devam ediyorum.

Sanat eğitimine 1998 yılında Mustafa Çelebi’den tezhip eğitimi alarak başlayan Sevgili Hülya hocasının kendisini yönlendirmesiyle, Kültür Bakanlığı’nın Topkapı Sarayı Nakkaşhanesi’nde açtığı Geleneksel Süsleme Sanatları sınavına girer.

Geleneksel Osmanlı Sanatlarıyla tanışmasını ve hayatının yönünü değiştiren bu hikâyeyi gelin Sevgili Hülya’nın enerji dolu sözlerinden dinleyelim “1998 -1999 Mustafa Çelebi ile ilk tezhip çalışmalarıma başladım. Hocam benim istek ve yeteneğimi görünce Topkapı Sarayı’nın sınavları için yönlendirdi. İlk etapta cesaret edemedim “Hocam ben çok yeni başladım, bu kadar tezhip bilen arkadaşlar arasından kazanamam” dedim. Ama sınava da girdim ve devam etmeye hak kazandım” diyor!

Birçok tezhip sanatçımızla yaptığım sohbetlerden de bilirim Topkapı Sarayı Nakışhanesi Türk Süsleme Sanatları Tezhip Bölümü’nün oldukça ağır bir ders programı vardır, yaz dönemi stajları da zorunludur. Ama bu zorunluluğun tüm sanatçılarımıza keyifli, verimli deneyimler kazandırdığına da şahit olmuşumdur! Topkapı Sarayı’nda Fatih Dönemi’nde başlayan nakışhane geleneği burada verilen dersler sayesinde günümüzde de sürmekte ve kültürel alanda önemli katkılar sağlamaktadır. Her anlamda inanılmaz doyurucu, oldukça iyi eğitim verilen bu kurs ile iş hayatını, aile hayatını paralel götürebilmek ciddi anlamda zordur! Ama geçmişe dokunan her şeyin bizleri büyülediğini düşünürsek böylesi mekânlarda, böylesi eğitim alabilmek nasıl bir mutluluk, nasıl manevi bir tatmindir bunu ben dahi yüreğimin en derinlerinde hissedebiliyordum!

Sevgili Hülya’da bu dönemi şöyle aktarıyor “Topkapı Sarayı Nakışhanesi Türk Süsleme Sanatları Tezhip Bölümü’nün oldukça iyi ve sıkı bir eğitim sistemi var. Semih İrteş, Mamure Öz, Serap Bostancı ve Rahmetli Melek Antel gibi bu işin piri olan hocalarımızdan alınan dersler, ödevler, stajlar, bitirme tezleri... Oldukça zorlayıcı bir eğitim programı! Aynı zamanda kurumsal olarak Sabancı Holding’de çalışıyordum ve çok yoğundum... O kadar ödev veriliyordu ki haftada üç gün hiç uyumadan ödev yapıp işe gitmek zorunda kalıyordum. Akşam eve gelir sabahlara kadar tezhip ödevlerimi yapar, işe öyle giderdim...”

Ve sevgiyle, heyecanla ekliyor “Aslında tezhip nedir hiç bilmiyordum... Sabancı Holding’den arkadaşım, dostum Sevgili Hülya Özel “Tezhip’e gidiyorum...” diyerek anlattıkça "Tezhip nedir, nasıl yapılıyor gelip bir bakayım.” dedim. Hülya’nın çalışmalarını incelediğimde çocukken defter kenarına yaptığım süslemelerim aklıma geldi... Herkes defter kenarlarına çizgiler yaparken ben bilmeden küçücük stilize çiçekler yapmışım... Kalplerden çiçekler, helezonlar... Aslında bilmeden tezhip desenleri yapıyormuşum! Arkadaşımın çalışmaları çok ilgimi çekti ve inanılmaz beğendim! Kesinlikle bende tezhip kursuna gitmeliyim dedim! Bu isteğimi çok değerli büyüğüm; sanata ve sanatçıya hak ettiği değeri veren koleksiyoner Ali Bey’e anlattım. Nasıl bir şevk ve istekle anlatmışım ki kendisi haberim olmadan Altunizade Kültür Merkezi’nde Değerli Hocam Mustafa Çelebi’nin tezhip programına beni kaydettirip, malzemelerimi de alarak "Böylesi içten isteğe ben vesile olayım..." deyip bu kadim sanatlarımızla tanışmamı ve derya deniz dünyasına dalmamı sağladı! Sanat hayatıma böyle başlamış oldum ve inanılmaz sevdim... Hakikaten aşk oldu!”

Sevgili Hülya 1999-2001 yıllarında Semih İrteş ve Mamure Öz gibi birbirinden değerli hocalardan eğitim alarak, 2001 yılında Topkapı Sarayı Nakışhanesi Türk Süsleme Sanatları Tezhip Bölümü’nden mezun olur. Gelin bu dönemi de Sevgili Hülya’nın aşk dolu, sevgi dolu sözlerinden dinlemeye devam edelim “Birbirinden değerli hocalarım sayesinde öğrendiğim bu sanat farklı deneyimleri de hayatıma kattı. Ayrı bir öğretim metodolojisi olan Saygıdeğer Hocam Semih İrteş sistemli, etkili, çok sert ve disiplinli eğitiminin yanı sıra size herhangi bir şey söylemeden alaylı eğitimi de verir. Geleneksel sanatlara başladığınız an hem akademik hem alaylı eğitimi fark etmeden çok ciddi şekilde almış oluyorsunuz! Kimse size şöyle yapın böyle yapın demiyor... Siz zaten bu işe aşkla girdiyseniz nerede durmanız gerektiğini, ustanızın yanında nasıl çırak olmanız gerektiğini ve yavaş yavaş o basamakları nasıl çıkacağınızı öğreniyorsunuz... O alaylı sistem otomatik olarak size de geçiyor... Sabır, hoşgörü, tevazu öğretisiyle iki yıl gibi kısa bir sürede de tasarım ve uygulama yapabilecek düzeye ulaşıyorsunuz” diyor.

Tarihi yapıların yaşanmışlığını, ruhunu, huzurunu, kültürünü, inceliklerini, ihtişamını, zarafetini soluyup yüreğinin en derinlerinde hissedince aşkın, sevginin ve üretkenliğin arttığına hep inanmışımdır! Osmanlı Dönemi’nde Nakışhane olarak kullanılan bu özel mekân da ders almak büyüleyici olmalı dediğim an Sevgili Hülya gözlerinden ışıklar saçarak aşkla ekliyor “Sarayın bahçesinden girdiğiniz an o havayı teneffüs etmek! Hele hele şakayıklar açtığı zaman yüzyıllar öncesinde yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz... Diğer taraftan sarayın taşlarının arasındaki soğukluğu düşünün, ısınma sistemi olmadan battaniyelere sarılarak taş binada ders yaptık. Üzerimizde battaniyeler sarılı ve biz tezhip yapıyoruz... Öğlen yemeklerimizi evlerden getirip, masa kurar hep beraber yerdik... Hocalarımızda bizlerle birlikte ama! Onların özverisine bakar mısınız! Onlar bize ders vermeye gelirken, bizim bir şey yapmıyor olmamız söz konusu bile değil... Dolayısıyla tezhip çalışırken soğukmuş, açmışız hiç etkilenmiyorsunuz... Bu muhteşem yapıların büyüsü olmasa, aşk olmasa böyle bir şey yapamazsınız...”

Geleneğimize göreneğimize... Sanata kültüre... Çiçeğe, böceğe, yeşile... Çocuğa, gence, yaşlıya... Her şeye ama her şeye karşı koşulsuz saygı, sevgi, hürmet dolu yaşamları seviyorum. Her anlamda güzeli arama, anlatma, güzelliklerle dolu bir dünya yaratma tutkusu olan sanatçılarla, sanatseverlerle yolumun kesişmesi ise evrene verdiğim mesajlarla ilgili olsa gerek:)

Yine güzel bir insan! Yüreğindeki şefkat, sevgi, hoşgörü gibi sıcacık duyguları sanatına, hayat hikâyesine yansıtarak onlarca başarıya imza atan Sevgili Hülya dingin ruhuyla, huzuruyla beni de büyülüyor!

Bir dileğimizi ne kadar çok ister, ona ne kadar çok odaklanırsak evrene yaydığımız enerjinin de bir o kadar güçlü olacağına inanlardanım... İstemenin şiddeti, ruhumuzdaki potansiyel enerjinin evrene ulaşım sinyalini yükseltirken en hızlı gerçekleşen şeyler, o sırada en çok ihtiyacımız olanlar değil midir? Birçok sanatçımızın hayat hikâyesini dinlerken buna şahit olmuş ve kaleme almışımdır! Sevgili Hülya’nın hikâyesinde de tam olarak bunları görüyorum. Yani bir tür ruhsal enerji çevrimi. Evrende değişiklikler yaratma sanatının birebir örneği yine! Hülya’nın evrene yaydığı bu güzel enerjiler sonrasında, zincir halkalarını hızlıca tamamlamaya devam ettiğini görmek ise benim de ruhumu, kalemimi inanılmaz besliyor, enerji doluyorum!

Sevgili Hülya heyecanla devam ediyor “Ebru Ustası Hikmet Barutçugil ile kendi sergisinde tanıştık. Barut ebrularından oluşan bir sergiydi... İnanın eserler arasında kaybolduğumu hissettim... Hocamın barut ebru eserlerinde sonsuzluk var, beni adeta büyülüyor! Hocam bana “Hülya gel seninle ebru çalışalım...” dedi. “Ben sizinle ebru çalışırım ama Barut Ebru’yu öğreteceksiniz bana...” gibi düşüncesizce bir talepte bulundum hocam ise “İman ile edilen duanın mutlaka karşılığı vardır. Sen gel bir bakalım...” dedi. Rahmetli annem ile birlikte gittik ve iki üç hafta klasik usulde boya ezdik! Mermer ve destesenk arasında doğal boyalarımızı yaparak derslerimiz başladı. Sabrı öğrenme sürecim de böylece başlamış oldu! Sınıfta oldukça kalabalığız ve hocamız bir tekne açıyor... Bir tane ebru yapabilmek için herkesin tekneye geçip ebru yapmasını bekliyorsunuz! Çok enteresandır sabretmeyi tezhip sanatında değil ebru sanatında öğrendim ben! Ve anladım ki Barut Ebru Hikmet Hocamın kendisine ait bir tarz ve böyle bir şeyi öğretmesini istemek çok fütursuzca. Ama klasik ebru tarzını her şekilde Sevgili Hikmet Hocamdan öğrendim... Ayrıca ebrunun ilk ve temel deseni olan Battal`dan bugün geldiği yer olan barut ebrularına varış serüvenini de görmüş oldum!” diyor ve ekliyor;

“Bu eğitimin programında akkâse ebru bir günlük ders idi. Birçok öğrenci akkâse ebru’nun devamını getirmemiş olsa da biz üç arkadaş Hasan Ertuğrul ve Erhan Büyükakıncı ile birilkte akkâse ebru’ya ciddi anlamda sarıldık! Hat yazılarını kesiyoruz, oyuyoruz... İçinde boş kalan yerleri ebruya batırıyoruz çıkarıyoruz... Meşakkatli ve incelik isteyen çalışmalar! O dönemler klasik ebru sanatçılarından çok eleştiri aldık. “Klasiği bozuyorlar akkâse ne demek...” şeklinde eleştiriler devam etmiş olsa da biz durmadık ve çok ilerlettik... Maalesef patentini alamadım ama Türkiye’deki ilk sekiz renkli ebruyu ben çalıştım; yani bir kâğıdı sekiz kere suya yatırıp çıkarıyor, rengini ayarlayıp, bir diğer çiçeğin rengini tekrar suya batırıp çıkararak yapan benim... Bir süre sonra gördük ki bizi eleştiren herkes akkâse ebru yapmaya başlamış... Şimdilerde birçok hocamız, sanatçımız tarafından sıklıkla yapılıyor. Aslında akkâse ebru hiç yapılmamış değildi ama arapzamkı ile çok basitleri yapılmıştı... Biz hocamızın da desteği ile onu oldukça geliştirip, daha düzgün hatlarıyla kusursuza yaklaştırdık!”

Hülya hemen ekliyor “Hikmet Hocamdan iki yıl eğitim aldıktan sonra ihtisasımı da yapıp, birlikte projelere imza attık. Barutçugil’in “Ebristan’dan Yeşerenler” ve Kültür Bakanlığı tarafından çıkarılan “Türklerin Ebru Sanatı” adlı kitaplarda ise eserlerim yer aldı...”

Sevgili Hülya’nın Geleneksel El Sanatlarımıza olan aşkıyla sohbetimiz devam ederken, yazılı ebru ve akkâse tarzında farklı çalışmalara imza atarak zincirin halkalarından birinin daha büyük başarılarla tamamlandığını görüyordum.

Bilirsiniz ne zaman tarihten bir pencerede soluklanmak istesem geçmişten geleceğe armağan niteliğinde olan tarihi yapılarımızda bulurum kendimi. Bu muhteşem yapıların büyülü atmosferini solurken, geçmişin ihtişam ve zarafetiyle kendimi zaman tüneline girmiş gibi hissediyor; yüzyıllar öncesine kadar gidip, yaşamları, dinleri, giyim şekillerini, şehirleşme özelliklerini görebiliyordum... Ve yüzyıllar geçse de zarafetin hep baki kaldığına tekrar tekrar şahit oluyordum!

Topkapı Sarayı, Yıldız Sarayı gibi muhteşem yapılarda alınan eğitimlerle ilgili bir şeyler okuduğum an ise kendimi adeta döneme ait bir film şeridi içerisinde bulurum! Hele hele bu yolculuklarımda birbirinden değerli sanatçılarımız bana eşlik ediyorsa ayrı bir lezzeti olur! Sevgili Hülya’nın Yıldız Sarayı Geleneksel Türk Süsleme Sanatları Katı` Bölümü’nde eğitim gördüğünü okuduğum an ecdadımızın zarif ve ince ruhunu, sanat zevkini tekrar tekrar görebildiğimiz bu eşsiz yapı içerisinde tarihte yolculuklarıma başlamıştım bile!

Sevgili Hülya bu dönemi şöyle aktarıyor “Ebru sonrası katı` derslerine başladım... Yine bir sergide Dürdane Ünver Hocamın minicik minicik kestiği eserler çok ilgimi çekti! Ve Dürdane Hocamdan eğitim almak için Yıldız Sarayı Geleneksel Türk Süsleme Sanatları Katı` Bölümü’ne gitmek istedim. Kurumsal iş hayatım Doğan Grubu’nda devam ederken sınava girdim ve kazandım... Dersler çarşamba günleri, iş yoğun izin alamıyorum... Patronumla “Ne olur izin verin her şekilde telafi ederim.” diye konuşmuş olsam da maalesef izin alamadım. Dersin başladığı gün hocama mektup yazıp gönderdim. “Hocam çok istediğim halde izin alıp gelemiyorum” diye mektup yazarken ağlamışım, mektuba gözyaşlarım düşmüş, yazılar dağılmış... Dürdane Hocam bu mektubu okuyup, gözyaşımın izlerini görünce mektubu saklamaya karar vermiş. O kadar severek, isteyerek gitmek istiyorum ama maalesef izin alamıyorum... Aynı gün yine öğleden sonra masamda ağlıyorum patronum geldi “Niye ağlıyorsun gidemediğin için mi?” “Evet çok üzüldüm... Her şekilde telafi edeceğimi söylüyorum ama izin vermiyorsunuz...” dedim. “Peki iki yıl hiç yıllık izin kullanmadan, iznini yakarak gitmeyi kabul ediyor musun? dedi. “Ediyorum!” Dediğim an “Hadi git o zaman” dedi... Her çarşamba 12:00’de Altunizade’den çıktım Yıldız Sarayı’na gittim...16:00’ya kadar dersteyim... 16: 00 sonrası tekrar Altunizade’ye gelip 23:00’e kadar çalıştım... İki yıl hiç izin kullanmadım ve iznimi yaktım!”

Yoğun iş ve aile temposu arasında mücadeleci tavrını görmeye devam ettiğimiz Sevgili Hülya inançla, tutkuyla, aşkla tüm engellerin üstesinden gelirken Yıldız Sarayı Geleneksel Süsleme Sanatı Katı` Bölümü’nde Dürdane Ünver ve Müjgan Başköylü eğitmenliğinde eğitimini tamamlar, 2006 yılında mezun olur. Devamında ise Sevgili Dürdane Ünver ile beraber ihtisasını bitiriyor ve hocasıyla proje grubuna devam ediyor.

Sevgili Dürdane Ünver’de Hülya’nın kitabının ön sözünde o kadar güzel şeyler yazmış ki; Anne, kardeş, arkadaş, dost! Ben burada eğitim ve başarılarıyla ilgili kısmını paylaşmak istiyorum; “İki yıllık katı` eğitimi sırasında hep ilkleri denedi ve muvaffak oldu. 2006 senesi Mayıs Ayı’nda Türk İslam Eserleri Müzesi’nde açtığımız İstanbul’da Erguvan Zamanı Sergisi’nde erguvanlı kapısıyla, 2007 senesi Mayıs Ayı’nda yine aynı yerde İstanbul’da Bahar Sergisi’nde mor salkımlı kapısıyla dikkatleri üzerine çekti. Şimdiye kadar hiç kimse katı’da kapı denemesi yapmamıştı, bu çalışmasıyla çok da başarılı oldu.”

Ve Hülya dur durak bilmeden Balaban Tekkesi- Kültür Evi’nde Gülçin Anmaç Hocası ile Minyatür Sanatı Atölyesi’ne başlar. Balaban’dan mezun olan Hülya, Yıldız Sarayı Minyatür Atölyesi’nde İhtisasını tamamlar ve Sevgili Gülçin Anmaç ile beraber proje grubunda çalışmalarına devam eder.

Koşulsuz saygı, sevgi olunca tüm bu zorlukların üstesinden gelinebildiğine tekrar tekrar şahit olduğum çok özel anlar!

Sevgili Hülya “Ben bu işin mutfağından geldim... Mühresinden kâğıt boyamasına, aherinden murakkasına her şeyini kendim yapar, çalışmalarımda birkaç sanat dalını birlikte kullanarak eserler çıkarmayı severim.” dediği anlarda salonun duvarlarında yer alan birbirinden değerli eserleri incelerken buluyoruz kendimizi!

“Mesela şu eserimde katı`, hat, tezhip ve resim var! Bir diğerinde katı`var, hat var, tezhip var... Tabii burada; ebru ve katı` çalışmalarımı beni kırmadan fırçalarıyla süsleyen değerli sanatçı dostlarım Sevgili Hatice Ünal ve Hacer Ünal ‘a teşekkür ve sevgilerimi iletmeden geçemem... Yine çalışmalarımdaki hat yazılarını beni kırmayarak sınırlı zamanlarda dahi yetiştiren, her zaman engin bilgisinden faydalandığım değerli hattat arkadaşım Ahmet Kutluhan Beyefendiye teşekkürlerimi ve sevgilerimi sunuyorum... Klasik eserlerim ise burada...” derken hemen ekliyorum “Klasik kurallara sadık kalarak süslemelerdeki güçlü birikimi gözler önüne serip klasik eserleri yapıyoruz, hepsi birbirinden değerli ve önemli! Ama özgün eserlere ulaşabilmek için sanatçının karakterini, yaşam biçimini, beğenilerini, duygu ve düşüncelerini etkili biçimde aktarabildiği, serbest tasarımlar üzerinde çalışmaları da çok önemli! Senin eserlerin Geleneksel Osmanlı Sanatları çerçevesinde tezhip, katı`, ebru, minyatür, hat dostluğunda bütünleşerek tarzını oluşturmuş. Seninle özdeşleşen, özgünleşen eserler! Eserlerin nereye gitse tanınır bilinir, her biri adeta imza niteliğinde”

Eserlerini incelemeye devam ederken, sıcacık ev ortamının şık ambiyansında Hülya’nın sergisini geziyordum adeta! Sanatçılarımız ile eserlerini inceleme, hikâyesini dinleme şansına sahip olabilmek gerçekten büyük bir ayrıcalık! Hemen soruyorum “Tezhip, katı`, ebru, minyatür... Tüm bu sanat dallarının mutfağından gelerek severek, isteyerek ve en iyisini yapıyorsun ama en çok hangisini seviyorsun?”

“Tüm sanatları çok severek yapıyorum ama kesinlikle katı` diğer sanat dallarından daha ağır basıyor bende! Katı’yı çok seviyorum, inanılmaz severek yapıyorum!” diyor.

Hemen ekliyorum “Sevgili Hikmet Barutçugil’de senin kitabının ön sözünde bahsetmiş “Daha önce aldığı tezhip eğitimini ebru ile birleştirip ve de katı’da uygulayan ender ustalardan biri olmuştur. Hemen her fırsatta yeni fikirler üretebilecek sorular sormuş ve aldığı bilgileri eserlerinde değerlendirmiştir. Özellikle akkâse ve yazılı ebrular konusunda ciddi ihtisas sahibi olmuştur. Aynı başarısını katı` sanatında da devam ettirdiğini müşahede etmekteyiz.” hocaların tarafından da üst seviyelerde takdir ve onay görmen, inanılmaz motive edici gerçekten!“

Sevgili Hülya’nın sıcacık ev ortamında sergisini gezmeye devam ederken “Tablolarda dolanabilmek beni ayrıca mutlu ediyor ve yaratıcılığımı arttırıyor. Çok etkilendiğim bir eser karşısında o dönemlere gider, tabloda dolanarak geçmiş ile geleceği bağlayan her köprüyü, her kurdeleyi istisnasız keşfetmeye bayılırım. Bambaşka bir boyut gerçekten! Tarihimizi, kültürümüzü, zenginliğimizi bir arada görüp tarihte yolculuklar yaparak o anları yaşamaya bayılıyorum!” dediğim an “Zaten benim bütün tablolarım yaşadıklarım... Mesela oradaki mezar taşları babam, ablam, abim, yeğenim, arkadaşım... Hep yaşanmışlıklarımın yansıması...”

Hemen ekliyorum “Acı tatlı hangi duygu ile bu eserlerini yapmış olursan ol ruhunun zenginlikleri bu yansımalar... Böyle rengarenk her detayı ayrı bir incelik barındıran mezarlık; Kat kat çiçekler, güller sekiz katlı! Gelincikler üç katlı... Elinin değdiği bitap düşmüş mezar başları dahi renkleniyor, rengarenk, cıvıl cıvıl bir ortamda geziyorum sanki” dediğim an “Bir sanatsever “Bir mezarlık bu kadar mı güzel anlatılır” demişti... Hüzün yaşamımızın ayrılmaz bir parçası... Acı tatlı yaşadıklarımızı sanatıma yansıtmayı seviyorum yoksa başka bir eserden esinlenme olmuyor... Klasikleri tabi yapıyoruz, öğrenirken dahi yapmak zorunda olduklarımız var... Sonrası tamamen sizin ruh haliniz... O an ne hissediyorsam yaptıkça ortaya çıkar bende... Mesela annem öldüğünde başladığım bir eser bu; orda yukardan cenin halinden yaşamı simgeleyen vav! Doğumdan ölüme... Yıldızlar sonsuzluğu... Burada Allah’ın bütün isimleriyle... Yukarda besmelesiyle... Yaşadığım üzüntünün eserime yansımaları...” diyerek duvardaki eşsiz ve anısı çok büyük olan tabloyu inceliyorduk!

Sohbetimizin bu kısmında çok acı kayıplardan, mezarlıklardan bahsediyor olsak da eserlere yansımalar inanılmaz! Sevgili Hülya’nın büyük kayıplarını rahmetle, sevgiyle anarken bu acı anılarda dahi çalışmalarına renkliliğini, güzel enerjisini yansıttığını görebiliyordum!

Sevgili Hülya’nın yurt içi ve yurt dışında 70’e yakın kişisel ve karma sergisi olmuş. Sergilerin isimleri yıllar geçse de etkisini yitirmeyecek türde; “Adı Aşk Olmuş...” , “Kuş Misali” inanılmaz sevdim! Bir birinden etkileyici onlarca sergiye imza atan Sevgili Hülya ilk kişisel sergisini ise Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi’nde açmış. Sergi açılışında Hikmet Barutçugil Hülya’yı “Farklı bir öğrenciden farklı bir sergi” sözleriyle tanımlayarak serginin birkaç sanatı birden temsil ettiğini belirtmiş... “Hikmet Bey seni neden farklı bir öğrenci olarak tanımlıyordu?” dediğim an “Sınıfta herkes bir tane çalışma yaparken ben aynı anda on tane yapabiliyordum... Çünkü evde sabahlara kadar çalışıp, yeni şeyler üretir bir sonraki derse öyle gelirdim, hocam da çok takdir ederdi. Bir işe başladığım zaman en iyisi olması gerektiğini düşünürüm... Sanatı gerçekten aşk olarak yaptım! Şimdi sanat yapıyoruz ama son derece kolaylıklar ve hazır malzemelerle yapıyoruz... Eski dönemlere baktığımızda o yokluk içinde nasıl ihtişam ve zarafet içerisinde eserler yapmışlar... Geçmişimizde yer alan sanat eserlerini gördükçe bu varlık içinde yaptığımız sanat basit kalıyor... O dönemlerde o yoklukta bir altın parlatmışlar 100-150 yıl geçmiş hala o altınlar şıkır şıkır... Şimdi öyle altın parlatılamıyor mesela... Nasıl ezmişler, nasıl çalışmışlar müthiş! Ben bütün o klasik yöntemleri yaptım, parmaklarım su toplayana kadar günlerce altın ezdim... İşin mutfağından geliyorum derken, altın nasıl ezilir, boya nasıl ezilir, mühre nasıl yapılır, kâğıt nasıl boyanır, aher nasıl yapılır... Murakka nasıl yapılır... Her şeyin klasik halini bilirim ama teknolojiden tabi ki faydalanırım...”

“Geleneksel Osmanlı Sanatlarını inceleyip, yazmaya devam ettikçe o ihtişamdan, o zarafetden çok etkileniyorum, üzerine onlarca hikâye, öykü yazabilirim! Bu anlamda sizlerdeki aşkı düşünemiyorum...” dediğim an “Yani bir insan eserini bitirdiğinde sabaha kadar karşısına geçip seyreder mi? Bu kesinlikle kibirden değil ama... Yaptığınız esere bakıp bakıp doyamamak bu! Baktıkça şöyle yapsaydım daha iyi olurdu demek! Yani eserlerimi bitirir günlerce oturur seyrederim halen... Bu aşk gerçekten!” diyor Sevgili Hülya

“Bakıp bakıp doyamadığımı bende çok net ifade etmeliyim! Renklerin, ışığın ahenkle dansına şahit olmak her zaman keyfime keyif katmıştır! Işığın türlü oyunlarıyla yansıttığı tüm renklerini eserlerinde görmek müthiş. Renk tonlamaların nefis... Her eserinde mutlaka bir yaratıcılık ve incelik... Mevlevilerin semaları çok etkileyici rüyalar alemindeyim adeta! Bütün eserlerin çok zarif ve derinleştikçe derinleşerek ruhumuzu-kalemimizi beslemeye devam ediyor... Eserlerini hissettiğimiz, algıladığımız şekilde yorumlayıp üzerine hikâyeler, romanlar yazabilmek ise bizlere kalıyor...”

Sevgili Hülya hemen ekliyor “Üç dalda birden sanatçı kartı verilen Kültür Bakanlığı Sanatçısıyım... Tezhip, ebru ve katı`! Sınava giriyorsunuz hem anlatıyor, hem eserlerinizi gösteriyorsunuz. Ve oradaki sekiz hocanın ortak kararıyla sanatçı kartınız veriliyor. Bir profesör hanım “Bakınca ben senin eserlerin olduğunu anlıyorum... Bir isim koymalısın tarzına... Yani senin tarzının bir ismi olması lazım... Bu kadar esere baktık ilk defa hepimizin birden etkilendiği eserler bunlar...” dedi. Çok onore oldum ama henüz o seviyede görmüyorum kendimi bunun daha zamanı var diye düşünüyorum. Birçok kişi imzamı görmeden ”İşte bu Hülya Yaatası’nın eseridir demiştik” diyorlar inanın bunu duymak, sizlerden böyle geri dönüşler almak bile beni çok mutlu ediyor.”

Hem sanatçı, hem sanatseverler, hem de hayatına renkleri davet etmek isteyenler, kısaca bütün toplum için sanat bir gereksinim, bir kültürel zenginliktir! Sanatçılarımız, yazarlarımız ise ışıklarıyla sadece kendilerini, yakın çevresini aydınlatan kişiler olmayıp tüm toplumu aydınlatma çabasıyla devamlı üreten kişilerdir... Sanatla bezenen yaşamlar hep ama hep daha güzeldir!

Bir dönem iki arkadaşıyla ortak Moda’da atölye açmış Sevgili Hülya. Atölyenin açılışını Üsküdar`da Bir Attâr Dükkânı Kitabı`nın yazarı Rahmetli Ahmed Yüksel Özemre yapmış. Hikmet Barutçugil, Dürdane Ünver, Mahmut Peşteli gibi bir birinden değerli hocaları ise açılışta yerlerini almış. Zaman içerisinde Moda’daki atölyeyi kapayarak şuan yaşadığı evde ders vermeye başlamış. Keyifle ve aşkla “Özellikle yurtdışındaki sanat akademilerine girmek isteyen öğrencilere ders verip, dosya hazırlıklarına yardımcı oldum bir dönem. Öğrencilerim istediği okulları kazandılar!” diyor.

“Aşkla sanatını icara ederken, bir noktadan sonra öğrenci yetiştirmeye başlamak o seviye gelebilmek ayrı bir güzellik değil mi?” dediğim an “Ben bunu sanatın zekâtı olarak düşünüyorum... Öğrendiğiniz şeyi başkalarına öğretmek, işin maddi boyutu değil yaşattığı haz, o başka bir şey! Zaten paylaşmakla, öğretmekle yükümlüyüz. Çırak usta ilişkisi!”

Nesilden nesile aktarılan tezhip, hat, ebru, minyatür, gravür, resim, tespih, katı`, taş baskı, elyazması... Geleneksel El Sanatını tanıtmak ve yaşatmak, aslına uygun olarak öğretip, yeni öğrenciler ve ustalar yetiştirerek gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamak ulvi bir görev!

Sevgili Hülya’ya “Azmin, isteğin, başarı odaklı olman karşısında etkilenmemek mümkün değil! Ruhumuzu besleyen, bütün sıkıntılarımızdan, üzüntülerimizden arındıran klasik sanat çalışmaları engin bir geçmişe sahip olup günümüze ulaşabilen zengin bir hazine! Geleneksel Sanatlarımızın nesilden nesile aktarılması ise inanılmaz önemli! Geleneksel Türk El Sanatlarıyla tanıştıktan sonra hem akademik hem alaylı eğitimi o kadar özümsemişsin ki o ruhu, saygıyı, sabrı, hoşgörüyü, tevazuyu gerek çalışmalarına, gerek yaşam tarzına, gerekse hayata bakış açına inanılmaz yansıtmışsın. ” diyorum

“Haklısın yoğun iş tempom arasında bir hobi olarak başlamadım, bahsettiğim gibi ilk olarak dostum Sevgili Hülya Özel vasıtasıyla bu sanat dallarıyla tanıştım. Ama 1995 yılında ablamı kaybedince benim için çok sıkıntılı bir dönem başladı... Yorgundum, büyük bir arayışa girmiştim. Bir çıkış yolu ararken “Psikolog mu kendimi avutacak bir şeyler mi?” diyordum. Bu dönemlerimde Geleneksel Sanatlarımız en büyük desteğim oldu, manevi olarak da inanılmaz besledi... Çok tesadüfü tanışmış olmakla birlikte sanat benim için en önemli terapi oldu, sabahlara kadar çalışarak, üreterek her şeyi unutturdu!’” diyor

Sanat zevki ve anlayışının belirli bir kültür, birikim üzerine inşa edildiğini düşünürsek: Sevgili Hülya’nın sanat aşkı, sevgisi, sebat etmesi ve sistemli çalışmasıyla bu incelikli sanatlarımızı öğrenip, birbirinden değerli kültürel zenginliklerimizi gün yüzüne çıkarmak için nasıl yol aldığını görmemek imkânsız!

“Ciddi emekler, uğraşlar sonucu çok güzel yollar almışsın... Zorlu olsa da büyüleyici bir yolculuk olmuş...” dediğim an “Ben bu aşkı içimde hissediyorum! On yedi yıl boyunca kurumsal iş hayatımla, sanat hayatımı birlikte götürdüm... Gece gündüz demeden çok çalıştım! Kurumsal hayatımda yoğunluğu yaşadım ama tezhip, katı`, ebru ve minyatür yaparken huzur buldum!” diyor aşk ve tutkuyla...

Hemen ekliyorum “ Bana da “Yoğun İş hayatınla birlikte nasıl gezip, nasıl yazıyorsun...” diyorlar. Kurumsal iş hayatımız devam ederken sanat çalışmalarımızda ve yazı işlerimizde daha üretken oluyoruz diye düşünüyorum bende! Gerek iş ortamlarımız, gerek aile, gerekse özel yaşantımızda daha güçlü olup, uzun süre ayakta kalabilmek için az buz sayılamayacak bir enerjiye ihtiyacımız var. Bir yerlerden o enerjiyi bulmak zorundayız değil mi? Vücudumuzun gücü dışında bu enerjiyi nereden bulabiliriz ki? Kendi adıma söyleyecek olursam, vücut gücümü arttırmak ve daha geniş çaplı bir yaratıcılığa yönelmek için yine bu enerjiyi kendi vücudumdan üretiyorum! Enerjiyi açığa çıkarmak için verilen uğraşın da çok değerli olduğuna inanıyorum! Ben düzenli spor yapıp, bolca yürüyerek, bisiklet sürerek rahatlıyor ve devamlı yazmaya çalışıyorum!” diyor ve ekliyorum “ Görmek! Farkında olmak! Yaşamdan daha fazla zevk alabilmek için bakmak yerine görmek gerçekten çok önemli! Gökyüzüne bakmayı, doğanın sesine kulak vermeyi unuttuğumuzda, mevsimlerin geçişlerinin güzelliğini, tazeliğini fark etmediğimizde yeryüzünde hayat gerçekten çekilmez olur! Tarih, sanat aşkı zaten tartışılmaz... Tüm bunların bir bütün olduğuna, birbirlerini beslediğine hep inanmışımdır. Bu güzellikleri kalemime yansıtmak ise vazgeçilmezlerim arasında yerini alır! İş yerimiz, aile ortamımız ne kadar yoğun olsa da bu yoğunluklar bir anlamda bizi kamçılıyor... İş de, aile ortamında yoğunluğu yaşayıp spor yaparak, yazarak tekrar enerji topladığımı huzur bulduğumu görüyorum bende!”

Aile yadigârı olan fincanların yanı sıra dünyanın her yerinden alınmış fincan koleksiyonun başında sohbetimiz devam ederken Saadet Annenin bahçede kahvesini yudumladığı fincanı, babaannenin, babanın fincanı bizi duygu seline sürüklüyordu. Kendilerini rahmetle anıp, bu duygu selinden biraz sıyrıldığımız an Hülya heyecanla ekliyor “Hem eserlerimin, hem vintage parçaların yer aldığı bir Sanat Kafe açma hayalim var... Herkesin kahvesini içtiği fincanını satın alabileceği bir kafe...”

Bende ekliyorum “İnce zevkin ve sanatçı kişiliğini göz önüne aldığımızda her köşesiyle, her objesiyle, her detayıyla bizi görsel şölenlere davet edecek bir kafe olacağı kesin! Benimde benzer bir hayalim var aslında; Zamanda yolculuk hissi veren, sanat galerisine dönüşen bir kafe, biraz daha büyütebilirsem Şile Ağva’da bir butik otel açmak... Birçok yazımda bu hayalimden detaylı şekilde bahsederken bir anlamda gerçekleştirmişte oluyorum sanırım:)”

Sohbetimizi keyifle devam ederken Sevgili Hülya ile bir ortak noktamız daha olduğunu görüp, fincan koleksiyonunun başından yavaş yavaş çalışma odasına geçiyoruz... Üzerinde çalıştığı eserlerinden, tamamlanmış eserlerine, paketlenmiş sipariş eserlerinden kendisine gelen hediye tablolarına kadar tüm detayları konuşurken Sevgili Hülya elinde çok zarif özel tasarım tespih ile geldi “Annemin vefatında tek tek hazırlamıştım” diyerek bana hediye etmek istedi.

Sanat eseri niteliğindeki mavi, iğne oyalı tespih! Belki elinde kalan sayılı, belki de bu renkte tek tespih olabileceği için böylesi özel bir hediyeyi almak istemedim. Sevgili Hülya’nın ısrarı ve zarif hediyesi karşısında duygulanmamam imkansızdı! Elime aldığım an Rahmetli Saadet Anneyi severmiş gibi sevdim tespihi... İçimi ısıtan bu özel tespihi ne zaman elime alsam, hatta anımsasam sıcacık duygular kaplıyor bedenimi... Bu özel tespihi ara ara kolye olarak kullanacak olsam da eve döndüğümde tespih olarak kullanması ve Saadet Anneyi rahmetle anması, dualarında eksik etmemesi için hemen anneme verdim...

Benim için bazı şeyler vardır ki değeri hiçbir şeyle ölçülemez, içimi ısıtır, ruhumu besler, moral verir... Bunlar sevgi, saygı, zarafet, asalet adına birçok şeyin farkına tekrar tekrar vardığım masalsı duraklarım, birbirinden değerli dostlarım ve sanatçılarımızla yapılan sohbetlerimdir. Kitapla, sanatla, kültürle bezenen yaşamları, dostları çok seviyorum! Sanat aşığı, aydın, üretken, hayat hikâyeleriyle beni etkileyen, enerjime enerji katan bu güzel insanların arasında olmak ve aldığım enerjiyi, ilhamı kalemime yansıtabilmek benim vazgeçilmezim! Bu ihtişam ve zarafet içerisinde zamanda yolculuklar yapabileceğimiz daha nice sergilerinde görüşmek üzere Sevgili Hülya...

Ve Hülya diyor ki; “Canım annem benimle birlikte uykusuz geçirdiğin her dakika için sonsuz teşekkür ediyorum. Mekânın cennet olsun... Işıklar içinde uyu...”

Yorumlar