İbrahim Balaban

Seyreyle-Gözüm

Köy yaşamının yoksulluğunu, dramını, baharını, çiçeğini, böceğini, çocuklarını adeta bir renk cümbüşü içerisinde resmeden: Kocaman gözlü kadınların, büyük elli, büyük ayaklı köylülerin babası İbrahim Balaban!

Daha küçücük yaşında başına gelen talihsiz olaylar ve ellerine vurulan kelepçeyle hüzünlü yaşamı devam ederken: Memleket sevdasını, özlemini demir parmaklıklar arasından tuvaline taşır büyük usta! Bunca dramı renklerle, nakışlarla dile getirip, kuvvetli çizgileriyle sanatseverlere sunarken: Çabalamaktan, çalışmaktan yorgun düşmüş, yoksulluk içinde görünen insanları dahi sevinç, umut, neşe tohumlarını yeşertiyor içimizde ve hiçbir zaman bizlere umutsuzluk vermiyor! Anadolu insanının yaşamından yola çıkıp, toplumsal gerçeklerin gözler önüne serdiği her resmi adeta bir yaşam belgeseli tadında!

Sevgili İbrahim Balaban ilerlemiş yaşına rağmen, mapushanede ödediği bedellerin yanı sıra acılarla dolu hayat yolculuğunda Nâzım Hikmet ile tanışıp dost oluşunu, eşsiz bir sanatçı olarak mapushaneden nasıl çıkılabileceğinin hikâyesine karşımda ufak ufak değinirken, kendimi adeta bir dönem filminin içerisinde buluyordum!

Köy yaşantısının izdüşümlerini tüm gerçekçiliğiyle resimlerine yansıtan Balaban 1921 yılında Bursa’nın Seçköy`ünde nakışlar içerisinde doğmuş. Usta okuma isteğini varlıklı olan ailesine iş görmeyerek diretmiş. Ancak ailesi kararından vazgeçmeyerek oyalanması için onu on beş yaşına kadar serbest bırakmış. İşte bu yıllarda her gün resim çiziyor, notlar alıyormuş... Ressamlığı ve yazarlığının kök salması bu özgürlük yıllarına dayanırmış.

Ne acıdır ki bir süre sonra olumsuzlukların ardı arkası kesilmemeye başlamış... Hint keneviri yetiştirip esrar üreten iki köylü Balaban’ın babasını da ortak etmiş. İşin iç yüzünü bilmeyen babası o gün köylülere yollayacak kimse bulamayınca oğlu İbrahim’i göndermiş. Karakola yapılan ihbar sonucu gece baskın görmüşler, köylüler kaçmış hiçbir şeyden haberi olmayan İbrahim ise daha on altı yaşında mapusa düşmüş. Altı ay hapis ve para cezasına çarptırılmış ama para cezasını ödeyemeyince üç yıl daha cezaevinde kalmış.

Olumsuzluklar bununla da kalmamış tabii: Daha on altı yaşında ayıngacılıktan(*) üç buçuk yıla mahkûm olunca ailesinin ısrarı sonucu mapushanede iken nişanlanmış. Mapusa birlikte düştüğü ayıngacı(*) arkadaşı “Benim sevdiğim kız, o kızı ben alacaktım.” diyerek Balaban’ı bıçaklamış. Hapisten çıktığında ise hemen düğün hazırlıkları tamamlanmış fakat içerideyken kendini bıçaklayan arkadaşının tehditleri bitmemiş. Gergin anlar düğün gecesi dahi sürmüş, çok geçmeden köy meydanında tıpkı filmlerdeki düello sahneleri gibi silahlar çekilmiş, parmaklar tetiklere gitmiş. Maalesef hasmı hayatını kaybetmiş, Balaban ise on yıl ceza ile Bursa Cezaevi`ne düşmüş.

Mapus hayatı devam ederken babası Hasan Çavuş’un vurulduğu haberini alan Balaban peş peşe gelen bu acı olaylar sonrasında yüreği yanan anasından yiyecek isteyememiş. İçeride resim yaparak yaşanamayacağını da anlayınca berberliğe başlamış. O günlerde berberhaneye gelip Balaban’ın duvarlara astığı resimleriyle ilgilenen kişi ise mapusda şiirleriyle, ressamlığıyla çevresini aydınlatan Nazım Hikmet’ten başkası değilmiş! Balaban’ın daha sonraları “Ustam Şair Baba” diyeceği Nazım Hikmet!

Çok zaman geçmemiş ki ziyaretçileri Balaban’a yine acı bir haber getirmiş: Maalesef karısını doğum sırasında, bebeğini ise kısa bir süre sonra kaybetmiş Balaban... Mapus hayatı bunca acılarla devam ederken Balaban’ın ceza süresi bu sefer siyasi nedenlerden uzamış... Ama Bursa Cezaevi’ne ustasına kavuştuğu için mutluymuş Balaban!

Ekin biçen, taş kıran, çobanlık yapan bir köylü genciyken Nazım Hikmet’in öğrencisi olma şansını yakalayan Balaban, usta şaire çırak olma hikâyesini birçok söyleşisinde şöyle aktarıyor bizlere “Ben Nazım Hikmet’i ilk gördüğüm günden sonra ona talebe olmaya karar verdim. Bunun için tam iki yıl çalıştım: Resim çalışmalarımı ve okumalarımı geliştirdim. Sonunda kendimi yetenekli bir talebe olarak gösterince beni bağrına bastı.” diyen Balaban bu kadarla kalmayacak daha sonraları Nazım Hikmet’ten resim ve sanat tarihi dersleri yanında felsefe, sosyoloji, ekonomi, politika dersleri de alarak kendini geliştirmeye devam edecekti!

Dünyası artık ışıl ışıl olan Balaban yıllarca durup dinlenmeden, yılmadan yazıp-çizip-boyamaya devam ederken Şair Nazım Hikmet “Memleketimden İnsan Manzaraları” kitabında kendisini şöyle tanıtıyordu “Ben burada bir ressam Yunus Emre keşfettim. Köylü, orta köylü, köy mektebinde okumuş, berberlik ediyor içeride. Şiir yazıyor, okumaya da dehşet merakı var. Ben resim yaparken başımdan ayrılmaz. Nihayet bir boya istedi, verdim ve ilk iş olarak aynada kendi resmini yaptı. İkinci portre bir şaheserdi. Şimdi üç aydır şaheser portreler yapmakla meşgul. Bütün boyalarımı ona verdim.”

Böylesi büyüleyici bir diğer tesadüf ile yıllar önce Orhan Kemal’in hayatını okuduğumda karşılaşmıştım. Ustalarımızın hayatlarını tekrar tekrar okuduğumuzda hatta kaleme almaya başladığımızda: Kapkaranlık günlerde dahi bu güzel tesadüfleri bir dönüm noktası haline nasıl getirebildiklerini görüp, etkilenmemek mümkün değil! Şanslarını demir parmaklıklar arasından döndürebilmelerinin her bir adımı gerçekten ders niteliğinde!

“Daktilonun Tuşlarında Parmakları Rüzgârlaşan büyük usta” başlıklı yazımda: “Orhan Kemal’in yazarlık serüveni askerliği döneminde aldığı, 1938 – 1943 yıllarını kapsayan beş yıllık cezası sırasında başlıyor desem! İlk hocası ve esinleyicisi Nazım Hikmet desem! Gelin bu inanılmaz tesadüfü birlikte tekrar hatırlayalım” demiştim.

Bu döneme kadar şiirle buluşan Orhan Kemal, 1940 yılında Bursa Cezaevi’ne Nazım Hikmet’in gelmesi, şiirlerini beğenmemesi ve arkasından Orhan Kemal’in yazdığı bir metni beğenerek “Sen de iyi bir kumaş var. Sen nesir adamısın hikâye yaz” demesiyle Orhan Kemal’in yaşamını değiştirdiği biliniyor. Ve Orhan Kemal’i Nazım Hikmet okuyor diye mahkûm etmiş olsalar da aslında Nazım Hikmet ile buluşturuyor olmaları nasıl inanılmaz bir tesadüf!

Büyük ustalarımızın acılarla, yokluklarla dolu ama bir o kadarda eşsiz tesadüflere gebe olan hayatlarının, birbirinden değerli eserlerinin tarih sayfalarında yerlerini aldığını görüp, benimde kalemime sarılmamam imkânsızdı!

Büyük usta Nazım’ın yol arkadaşı İbrahim Balaban ile keyifli sohbetimiz devam ederken gelin bu güzel anıları Balaban’ın yıllardır söylediği gibi kendi sözlerinden dinlemeye devam edelim:
“Nazım Hikmet’in mapus portreleri yaptığını duymuştum, resim yapan, şiir yazan birini merak ediyordum. Bende mapusların karakalem portrelerini yapıyordum. Ayrıca berberlik öğrenmiştim ve berberhanede çalışıyordum. Bir gün Nazım Hikmet tıraş olmaya geldi. Oturdu koltuğa “İbrahim senin yeni bir portreni yapmak istiyorum” dedi."
“Ben sana resmimi yaptırmam dedim Nazım şaşırdı."
“Nasıl olur ben yapmak istiyorum sen yaptırmak istemiyorsun, daha önce yaptırmıştın.” dedi.
“Bende yapmasını biliyorum... Ben kendim yapabilirim dedim... Yüzü aydınlandı!”
“Benim portremi de yapabilir misin? " dedi… “Yaparım dedim...”
“Hemen kâğıt kalem getirin Nazım Hikmet’in resmini yapsın...” dedi.
“Hemen orada Nazım Hikmet’in portresini çizmeye başladım. O kadar coşmuşum o kadar güzel çizmişim ki Nazım sevinçle elimden kâğıdı aldı...”
“Nazım’ın resmini çizdin! Benle beraber gel daha önce nasıl resimler yapmışsın bana anlat” dedi... “Nazım’ın odasına gittim...”
“Müthiş, sen akademi okudun mu?” dedi “Akademi ne ki, yok dedim. Lise yok... Ortaokul yok... Bizim köyde üç sınıflı okul vardı ilkokulda okudum dedim.”
“İstemez, okul mokul istemez... Böyle resim yapma dengesi dünyada hiçbir insanda yok” diyerek beni kucakladı...
“Nazım hikmetin resmini yapmışsın ne kadar güzel... Bundan sonra bana çıraklık yapabilir misin?” dedi...
“Sen bana ustalık yapabilir misin? dedim.”
“Eğer bana çıraklık yapmak istiyorsan ben her zaman” dedi... “Sen bana ders vereceksin” dedim...
“Nazım bana ders verdi... Bende bu resimleri yaptım... Böylece o büyük adam beni bağrına basarak öğrencisi kabul etti ve bütün dünyaya beni ilan etti.”

Nazım Hikmet ile birlikte 1950 affıyla mapushaneden çıkan Balaban’ın elinde ustası Nazım’ın her biri adına şiir yazdığı Bahar, Mapushane Kapısı, Harman adlı üç tablo yanında Doğum, Cinayet, Suda Donbaylar adlı tablolar vardı! Bu tablolar tabii ki Balaban’ın hayatından kesitlerdi! “Doğum” eşinin doğumda vefatı ve sonrasında bebeğini kaybedişi... “Cinayet” babasının vurulup hastaneye öküz arabasıyla götürülmesi... “Mapushane Kapısı” ise anasının, ninesinin kardeş, akraba ve çocuklarının mapushane kapısı önünde görüşme saatini beklemesiydi!

Bilirsiniz ne zaman tarihten bir pencerede soluklanmak istesem zamanda yolculuklar yapmak vazgeçilmezlerimdendir. Hele hele bu yolculuklarımda dönemin tanıkları bana eşlik ediyor ise ayrı bir lezzeti olur! Böylesi anları kaleme alırken Sevgili Orhan Kemal gibi parmaklarımın rüzgârlaştığını hisseder, kalemime hâkim olamam ve heyecanla yazmaya devam ederim.

Sevgili İbrahim Balaban’ın hayat yolculuğunda Nazım Hikmet ile tanışmasına, onlarca hikâyesine, anılarına kendisiyle dokunabilmek inanılmaz ilham verici! Hayat tecrübeleriyle bezenen sohbetimiz ara ara devam ederken tarihin derinliklerine dalıp tekrar günümüze, günümüzden tekrar tekrar tarihe geçişler yapıp, zamanda yolculuklarıma devam edebilmek inanılmaz etkileyiciydi! Adeta şiirlerin yazıldığı, resimlerin tuvale aktarıldığı dönemlerde buldum kendimi! Hem de Nazım’ın kadim dostu İbrahim Balaban ile birlikte! Yazarken dahi böylesi bir tanışlık yaşadığım için kendimi mutlu hissediyor, parmaklarımın hızını kesemiyorum!

Büyük usta ile birlikte anılarına dokunmaya devam ederken, basında yer alan söyleşilerinde dinlemeye doyamadığım Nazım Hikmet’in fırçası’ndan Balaban Portresi`ni ve açıklamalarını hatırlatıyorum:
“Bu resmi Nazım yaptı, resim bitti ama baktım baktım beğenmedim... Bitti ama burada kravat ve yeşil gömlek yoktu... Benim ne güzel kravatım var... Ceketim yeni, nenem almıştı. Kravatımı yapmamışsın...” dedim
Nazım “Niye yapmadım biliyor musun? Sizin köye tahsildar geliyor mu?" “Geliyor”
“Sever misin tahsildarı?” “Sevmem”
“İşte tahsildara benzetmemek için yapmadım.” dedi
“Yapsan da benzemem ki” deyip “Ben yaparım deyip, koğuşa indim altı tane renkli kalem ısmarladım... Zeytinyağına batırdım batırdım yaptım. Buradaki kravat ile bu yeşil gömleği yaptım” diyordu... Bizde bu güzel anılara dokunup dokunup geri dönüyorduk!

Bazı kitaplar vardır ki yaşanmadan yazıldığında yapaylığını her sayfasında hissedersiniz. Hayatın içinde olan ve yaşadıklarını kaleme alan yazarlarımızın eserlerinde ise hiçbir şeyin sırıtmadığını görürsünüz!

İşte Balaban’ın resimleri de aynen bu şekilde! Özgün renkleriyle, atmosferiyle bizim kültürümüzü, tarihimizi, toprağımızı, insanımızı anlatan bir resim tarzı oluşturmuş Sevgili Balaban. Her detayda Anadolu Halkı’nın günlük çalışmasını izlediğimiz resimleri o kadar kapsamlı ki sadece araştırma sonucu elde edilen bilgiden olmadığını, birebir kendi yaşamından kareler olduğunu tekrar tekrar görebiliyoruz.

Anadolu köylüsünün yaşam ve uğraş biçimlerinden, köyden kente göçe... Meydanlarda oynayan çocuklardan, karabasan ile tarla süren gençlere, harmanlara kadar birçok konuyu resmederken Anadolu kadınının sorunlarını da göz ardı etmemiş büyük usta! Balaban’ın resmettiği Anadolu kadınları: Cefakâr, vefakâr, fedakâr, kahraman, yiğit kadınlarımızdır! Sırtlarında çocuklarını taşırken çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu toplayan, ocaklarının dumanını tüttüren üretken, emekçi kadınlarımızdır! Doğuran, emziren, büyüten, kar-kış-sıcak-soğuk demeyip hiç durmadan çalışan analarımız, ninelerimizdir!

Sevgili İbrahim Balaban birçok söyleşisinde “Benim ayaklarım Türkiye’de, ben Türk’üm. Anadolu’nun Türk kültürünü, tarihini, yaşanmışlıklarını çizerek eserlerimi oluşturmaya başladım. Onlardan maya alarak kendi resimlerimin özüne ulaştım. Hititler döneminden taşlara oyulmuş heykellerin resimlerinden, Anadolu insanının günlük yaşantısına kadar çizdim... Ben insanı santimetrik ölçülerle değil, diyalektik yöntemlerle resmediyorum. İnsan-doğa ilişkisinde üretim araçlarının insana bir kimlik kazandırdığını ve bu nedenle benim resimlerimi de biçimlendirdiğini söyleyebilirim. Boyaları ise açık koyu leke endişesiyle değil, figürlerin özünde çakmaklanan ışığı yakmak için kullanıyorum. Ata göre insan değil, insana göre at çiziyorum.” diyor ve ekliyor “Anadolu, Mitoloji, Köroğlu, Nasrettin Hoca her konu kendi kabuğunu örmüş, geliştirmiş resimlerim vardır. Bu konularda Türkiye’deki yaşanmışlıkları çizdim. Sanat evrenseldir, fakat kendi özünden kopmamalıdır yani bu topraklardan beslenmelidir. Sanat yaşantının izdüşümüdür ve konu bir özdür, her öz kendi kabuğunu yapar! Ayağını bu topraklara basmayan sanat eksik kalır, özenti olur, taklit olur.” diyor...

Kendi kendini tekrar etmekten de kaçınan Balaban, kendi resim tarzının dışına çıkmadan yeni tekniklere, yeni tema arayışlarına yönelip keşfeden, sınırlarını aşan bir sanatçımız! Sayısız ayrıntıyı resme dönüştüren, görünür ile saklı arasındaki bağı ortaya çıkaran usta ressamımız zaman zaman düşsel bir boyut işlediği resimlerinde masallardaki tipleri anımsatan figürleriyle adeta masal diyarlarına yolculuklara çıkarıyor bizleri!

Yaşar Kemal’in söylediği gibi “Bir umut ışığıdır sarıyor insanın içini. Temizliyor cümle karanlığı. İşte bu Balaban’ın kuvvetidir. Balaban söylemek istediğini kestirmeden söylemesini biliyor. Ben Balaban’ın her tablosunu bir türküye benzetiyorum. Şöyle ki, her türkü bir hikâyedir. Bir olaydan çıkmıştır. Olaydan çıkmayan hiçbir türkü yoktur. Olayı anlatınca da hayatı en kestirmeden anlatıyor türküler. İşte Bursa’nın Seçköy’ünden Balaban’ın her tablosunun bir hikâyesi var. Ve hayatından bir parça her tablosu… Rengiyle, ışığıyla bir parça…”

Sevgili Yaşar Kemal’e katılmamak mümkün mü? Balaban’ın her bir tablosundan hikâyeler, şiirler yazılmaz mı? Nazım Hikmet mapushanenin o karamsar ortamında adeta Bahar Tablosu’nun içinde yaşamış ve Bahar şiirini yazmıştı. Devamında Mapushane Kapısı, Harman adlı tablolarına yazdığı şiirler gibi...

Büyük usta sanatını icra ederken konularını hep insanın mücadelesinden alıyor: Doğa ile mücadelesinden, yaşam içinde mücadelesinden, demokrasi ve özgürlük için mücadelesinden! Bu mücadeleler arasında hayatı hüzünle değil, aşkla, mutlulukla sahiplenen Balaban’ın resimleriyle, Nazım Hikmet’in şiirleri arasındaki bağ inanılmaz kuvvetli ve etkileyici! Sevgili Nazım Hikmet Balaban’a “Ben Memleketimden insan manzaralarına şiirler yazıyorum, sen de resimlerinle memleketinden insan manzaraları yapacaksın!” dermiş. Gerçekten de öyle olmuş ve Balaban’da memleketinden insanların yaşamını resmetmeye devam etmiş. Nazım Hikmet memleket sevdasını dize dize, Balaban ise renk renk, nakış nakış dokumuş, dokumaya devam ediyor!

Dik duruşu, yaşama bakışı, kendine has üslubu ve yaratıcılığıyla bizleri derinden etkileyen, 98 yaşında resimleriyle halen hayatını anlatmaya devam eden Balaban ile böylesi bir sohbeti yapabilmiş olmak, hayatımda da kalemimde de tarifi mümkün olmayan tatlar bıraktı! İnanılmaz! Günümüzde minicik karelerden onlarca hikâye, onlarca yazı yazabilirim derken üstatlarımızın hayatlarını, eserlerini tekrar tekrar okuduğumda ruhumun, kalemimin beslenmemesi imkânsız! Bana enerji veren, hayatın zorluklarına karşı zırhımı kuvvetlendiren, farkındalıklarımı arttıran olmazsa olmaz çalışmalarım bunlar! Her fotoğraf karesi, her resim, her dize, her satır beni tarihin inceliklerine, yaşanmışlıklarına götürürken üstatlarımızın birbirinden büyüleyici eserleri içerisinde gezip de yazmamak mümkün mü?

Bu yazımda da Nazım Hikmet`in yoldaşı İbrahim Balaban’ın birbirinden değerli, yaşanmışlıklarla dolu tablolarının içerisinde geziniyorum adeta! Ama bu sefer bir sultan edasıyla değil: Şalvarımla, tülbentimle tertemiz havayı soluyup, köy halkının farkındalıklarını arttırabilmek adına çalışan, üreten, çabalayan biri olarak bu eşsiz tablolarda dolanıyorum!

Askerlik sonrası çocuklarının annesini kaçırarak evlenen; iki oğlu, bir kızı, beş torunu olan Balaban “Oğlum Hasan Nazım Balaban’da ressamdır, ustamın adını oğluma verdim. Yeteneğini, çalışkanlığını genlerinden almış, küçüklüğünden beri resim yapar… Birçok kez Baba-Oğul ortak sergiler açtık. Ben Nazım’ın o benim çırağım! Oğlum toplumcu somut figüratif çizgide eserler üretir, onun resimlerinde figürleri daha dinamik hareketli ve minyatür etkisi var, benim resimlerimde figürler daha durağandır ve tablonun merkezinde yer alır. Aynı kaynaktan besleniyoruz: Sanat yaşantının iz düşümüdür. Bu Balabanizm’ın temelini oluşturan kuramdır.” diyor birçok söyleşisinde!

Bende sohbetimiz sırasında Balabanizm’e değinmek istiyor ve ekliyorum "Balabanizm’in isim babası Nazım Hikmet... Siz köye dönmüştünüz, Nazım mapustan afla çıkmış, annesi Celile Hanım’ın evinde kalıyormuş. Sizi de İstanbul’a yanına çağırarak “Bütün yaptıklarını al gel” demiş. Sizde tüm tablolarınızı alarak ustanızın yanına gitmiş ve annesinin evinde altı ay beraber kalmışsınız. Nazım Hikmet hemen tabloların paketlerini açıp resimlerinizle evin duvarlarını donatmış. Böylece ilk serginizi Şair Baba’nızın evinde açmış oldunuz! Ev Nazım’ın dostlarıyla dolup taşarken bir gün Celal Esat Arseven gelmiş, Celal Hoca tablolara bir süre baktıktan sonra “Ne desem bilmem ki Kübizm değil, Empresyonizm değil, Sürrealizm değil, Fütürizm değil… Şimdi ben bu ressamın tarzına ne diyeceğim?” dediği an Nazım Hikmet hemen “Esat Hoca illaki bir kulp takmak istiyorsan: Bu resim tarzına da Balabanizm dersin” demiş ve yapıtlarınızı dünden bugüne taşıyan bu üslubun adı “Balabanizm” olmuş...” dediğim an beni duygu dolu bir şekilde onaylıyordu Sevgili Balaban!

1953 yılında ilk kişisel sergisini İstanbul’da açan Balaban 2000’den fazla tablo ve bunun birkaç katı kadar desen üreterek 50’den fazla kişisel sergi açmış. Birçok karma ve grup sergilere katılmış, eserleri yurtdışında Amerika dâhil olmak üzere birçok ülke de sergilemiş. Anılar, denemeler, hikâyeler ve ikisi roman olmak üzere yayınlanmış 11 kitap yazmış!

Yaşanmışlıklarla dolu bu eşsiz eserlerin sergilenebileceği Balaban Müze Projesi’ni hatırlatıyorum: Sevgili Balaban’ın oğlu Hasan Nazım Balaban’ın uzun süredir hayata geçirmek için uğraş verdiği Balaban Müze Projesi! Tekirdağ’ın Süleymanpaşa Belediye Başkanı Ekrem Eşkinat’ın desteği ve sponsorluğunda müze için çalışmalar başlatılmış ve Balaban’ın doğum günü olan 5 Şubat 2018 tarihinde açılışı yapılarak sanatseverlerin ziyaretine açılmıştı. “Eserlerinizin kalıcı bir müzede sergilenecek olmasından dolayı son derece mutlusunuz değil mi?” dediğim an Sevgili Balaban gözleri ışıldayarak “Evet müze açılış yapıldı” diyor.

Sevgili İbrahim Balaban’ın cezaevi mahkûmiyeti sırasında Nazım Hikmet ile tanışıp aylarca, yıllarca sohbet edebilmesi, ondan akademik derslerin yanında yaşam dersleri almış olması inanılmaz bir şans ve bir dönüm noktasıdır evet! Ama bunca yıldır Şair Babası’nın öğütleriyle, ilk günkü heyecanı, azmi ve isteğiyle çalışıp özgün eserler üreterek yoluna tek başına devam etmektedir büyük usta!

Mapushanede doğan bir sanatçının hikâyesi bu! Tam yedi yıl süren bu dostluk ve eğitim sayesindedir ki “İbrahim Ali’den bir Balaban” doğdu demiştir Nazım! Bizlere de Nazım’ın Bahar Tablosu’na yazdığı şiirindeki gibi “ İşte seyrele gözüm, hünerini Balaban’ın” dizesindeki seyreyle kısmı kalıyor!

Yaşlılarımızı her zaman pamuklara sarıp koruyasım vardır benim! Zamana direnen ustalarımızı da bu yüzden yazmayı ayrı bir severim! Tüm bunların yanı sıra annem ve babamla yaşadığım için yaşlıları bebek gibi seviyorum. Biraz çocukluk anıları, biraz gençlik, biraz günümüzden anılarla, yaşanmışlıklarla, bebek gibi halleriyle onları sarıp sarmalamak gibisi yok! Sevgili Balaban ile sohbetimizde de kendisini çok yormadan, geçmişe minik dokunuşlar yapabilmek ruhumu, kalemimi inanılmaz besledi!

Nazım’ın yoldaşıyla bu zenginliği yaşamak tek kelimeyle büyüleyici! Ne mutlu bana ki tarih, sanat derslerine konu olan hayatları bir film şeridinden geçer gibi izleyip, anılarına dokunabildim...

Kendinize özgü üslubunuzla yaşadığınız toprağın ve insanının resmini çizmeye devam ederken, resimlerinizde ki bunca detaya yaşayarak hâkim olduğunuz her fırça darbenizle yüreğimize kadar işlemeye devam ediyor... Sağlıkla, mutlulukla çok yaşayın Sevgili Balaban...

Yazardan Not1: (*)
Ayıngacı: Tütün kaçakçısı olan kimse
Ayıngacılık:Tütün kaçakçılığı

Yazardan Not2:
İbrahim Balaban’ın Manifestosu
1. Sanat yaşantının izdüşümüdür.
2. Konu bir özdür, her öz kendi kabuğunu yapar.
3. Ben insanı santimetrik ölçülerle değil, diyalektik yöntemlerle resmediyorum.
4.İnsan-doğa ilişkisinde üretim araçlarının insana bir kimlik kazandırdığını ve bu nedenle benim resimlerimi de biçimlendirdiğini söyleyebilirim.
5. Ben boyaları açık-koyu leke endişesiyle değil, figürlerimin özünde çakmaklaşan ışığı yakmak için kullanırım.
6. Ata göre insan değil, insana göre at çiziyorum.
7. Toplulukları resmederken, insanları ayakta durabilmeleri için dinsel ya da siyasal liderlerine tutunduruyorum.
8. Karasaban koşumu, binlerce yıldan beri bizi doyurduğu için ona put gözüyle bakıyorum.
9. Atalarımızın “Dünya öküzün boynuzundadır” deyişine ben de katılıyorum.

Yazardan Not3: Bazı fotoğraflar Sevgili Adil Menemencioğlu ve Hasan Nazım Balaban`ın paylaşımlarındandır.

Yorumlar