Resmin Dâhi Çocuğu!

İsmail-Sarı

Olağanüstü yeteneği, güzel gönlü, efendiliği, ruh zenginliği, güçlü anlatımı, derinleştikçe derinleşen resimleriyle; rengârenk, eğlenceli, neşeli, çılgın, enerjik ve genç yaşına rağmen tevazuyu eksik etmeyen bir sanatçı! Nazım Hikmet`in dostlarından usta Ressam İbrahim Balaban’ın da dediği gibi resmin dâhi çocuğu Ressam İsmail Sarı!

Ressamlar tuvaline yorumlarını, duygularını, hayallerini, mesajlarını, estetiği, matematiği, mantığı, felsefesini de koyarak resmettiğinde etkileyici, düşündürücü sanatsal eserleri ortaya çıkarırlar ya işte İsmail’in mesajlarındaki yaratıcılık, felsefe, matematik, duygu, hayal gücü, estetik de her bir resmini sanatsallaştırıyor! Resim ile içsel düşüncelerini, duygularını dışarı vurup kendini anlatmayı başaran çok özel bir sanatçı İsmail!

Sevgili İsmail’in resimlerinde o kadar güçlü bir anlatım var ki güzel güzel analiz etmeye başlıyorum, tam ilişkileri kuruyorum sağımdan solumdan fışkıran karakterler zaman zaman beni de şaşırtıyor. Resimlerin derinliklerinde kaybolurken düşündüren, umut dolduran, ışık saçan, kaygı veren, acı-üzüntü hissettiren onlarca karakterle tanışıyorum.

Vermek istediği mesajın şiddeti her bir resmini adeta devleştiren İsmail’e ‘‘Resimlerini analiz etmekte zorlanıyorum’’ dediğim an neyse ki beni rahatlatan bir cevap alıyorum:) ‘‘Bana ‘‘Bu resimde ne anlatmak istedin’’ diye soruyorlar. Bu soru inanılmaz saçma geliyor… Ne anlatmak istediğimden öte kişinin ne anlamak istediği önemli! Örneğin cenin birine doğumu hatırlatırken, birine çok korkunç gelebilir, bir diğerine ise ölüm ve yaşamın bir arada olduğunu hatırlatır! ’’ diyor.

İşte eseri seyreden ile yaratanının yakın ilişkisi tamda burada başlıyor! Derinleştikçe derinleşen resimleri hissettiğimiz, algıladığımız şekilde yorumlayıp üzerine hikâyeler, romanlar yazabilmek bizlere kalıyor!

İsmail’in resimlerinin ana teması insanlar olunca her bir resim bana kadınlar, erkekler, çocuklar hakkında o kadar çok şey düşündürüyor ki! Duyguyla, bilinçle, bilgiyle harmanlanmış eserlerdeki geniş kompozisyonlar, ayrıntılar karşısında adeta büyüleniyorum!

Resimlerin derinlerinde yolculuklarıma devam ederken İsmail’e hemen soruyorum ‘‘Belki de resmin bize çağrıştırdıklarının bir kısmı senin bile aklından geçmemiştir.’’ ‘‘Haklısın resmi yaparken bunlar aklımdan geçmiyor. Sanatseverler karakterlerimi, figürlerimi öyle yorumluyor, bakarken görmek bu! ’’ diyor.

Resimleri incelemeye başladığımızda ise her bir resmin hikâyesini dinlerken buluyorum kendimi: Hasibe’nin hikâyesi içimizi acıtan, hatta kanatan türden! Çanakkale’de yaşayan Hasibe maalesef ki tacize uğruyor, yaşadığı bu acı durumların yükünü daha fazla kaldıramıyor ve aklını kaybediyor… ‘‘Hasibe’ye İthafen’’ resmi ilk etapta Hasibe’nin başındaki rengârenk çiçeklerden yapılmış taçla dikkatimizi çeksede resmin derinliklerine yolculuğumuz her daim içimizi acıtacak türden!

‘‘Komşu Anne’’ resmine ise tek kelimeyle bayıldım. Resmi gördüğüm an o kadar içimi ısıttı ki bir anda kendimi o şirin sokakta, komşu anne ile sohbet ederken buldum! Sokak kapısının aralığından bakan küçük kardeş, merdiven başında oturan diğer erkek kardeş, ip atlayan kız çocuğu ve evin kedisi… Anında beni sarıp sarmalayan, çocukluğumu anımsatan bu sıcacık resim üzerine masalsı yazılar dahi yazabilirim…

Böylesi duyarlı bir sanatçı olup da gündemden etkilenmemesi mümkün değil tabi! Birçok resminde gündemden izler gördüğüm İsmail ‘‘Kadına Bakış’’ resmini hamile bayanların dışarı çıkmasının anlamsızca eleştirildiği, konu edildiği günlerde yapmış!

‘‘Annem Ben Ve Çiçekleri’’ resmi ile devam ederken İsmail ‘‘Annem ve ben ellerin arasında kalıyoruz ama o eller çiçeklere gidiyor.’’ diye eserini anlatırken adeta kendimi duygu seli içerisinde buluyorum!

İsmail için belki sıradan ama benim çok sevdiğim çalışmalarından bir diğeri ise eline aldığı gazete parçasına palette kalan boyalar ile renkli karalamalar yaptığı "Sınırları Aşmaya Çalışıyorum’’ resmi! Sınırları aşmaya çalışıyorum başlığı nasıl güzel denk gelmiş. İsmail’de bu güzel tesadüfü sanatsal bir değere dönüştürmüş!

‘‘Kahvedeki İnsanlarım!’’eserin isminde insanlarımın yer alması içimi ısıtıyor. Hikâyesini dinlemeye başladığımda ‘‘Kahve falı bakmasını bilmem ama fincandaki desenlere bakıyorum kafama kazınıyor, sonra tuvalime yansıyor. Kuşlar, gemiler, insanlar... Kahve falının İlk hali fincandı sonra kadınları, figürleri ekleyerek son halini verdim. Bazı resimlerden sıkılıyorum, eklemelerle değiştirebiliyorum. ’’ diyor

‘‘Kâğıt Üzerinde Kahve Lekesi’’ Gerçekten çalışma defterinin sarı sayfası üzerine dökülmüş bir parça kahve lekesinden bahsediyorum! İsmail kahve lekesini gösterirken ‘‘Böyle dokuları da çok seviyorum… Burada yüz var… Çok hoşuma gitti… Bak bu burnu bu çenesi… Helenistik Roma dönemine ait heykel ve kırılmış gibi…’’diyor. Zaman zaman resimlerine leke bulaştırarak daha etkileyici noktalar yaratan İsmail ‘‘Bu bir kahve lekesi bile olabilir’’ diye ekliyor. Bizlere göre sıradan bir lekenin kendisinde farklı hisler ortaya çıkardığı ve yeni dünyaların kapılarını araladığı çok açık!

Eser sahibiyle tüm resimleri inceleme şansına sahip olabilmek gerçekten büyük bir ayrıcalık! Verimli bir o kadar da keyifli sohbetimiz sırasında görüyorum ki resim İsmail’e net görmeyi, estetik kaygıları, yaratıcılığı, duyumsamayı, düşünmeyi, paylaşmayı, sevmeyi inanılmaz güzel öğretmiş! Aslında ilgisi olsun olmasın resim hepimize çok şey öğretmez mi? Çoğu zaman en küçük bir fırça gölgesinde dahi büyük şeyler gizlidir! İsmail’in yönlendirmesiyle bende kâğıt üzerindeki kahve lekesinde bu çehreyi gördüm! Tek kelimeyle büyüleyici!

Resimleri incelemeye devam ederken ‘‘Bazı resimlerim üzerine eklemeler yapıyorum resim zamanla değişiyor. Örneğin ‘‘Kaçış’’ büyük resimdi, sıkıldım ben onu kestim! Şurası başka resim olacak, şu kısmı ‘‘Kaçış’’ olacak... Bazı resimleri böyle de kullanabiliyorum.’’ diyor... Birde o kadar hoş anlatıyor ki hem yöntemine hem de yaklaşımına şaşırıyor, eğlenerek keyif içerisinde dinlemeye devam ediyorum.

‘‘Defterimde ki çizimlerde ayrı… Baştan çizersin tuvale geçirirsin ya öyle bir şey yok bende deftere ayrı tuvale ayrı çiziyorum. Deftere çizdiğim kafama kazınır, tuvale ise o an içimden ne gelirse onu yansıtırım... Ana temaları kullanırım ama elin duruşu, modelin gözleri aynısı olmaz… Anatomiye de çok dikkat etmem, yamuk olsun deforme olsun… Uzun bacaklar olsun benim için sorun değil...’’ diyor İsmail... Her sayfası bir birinden değerli sanatsal çizimleri içeren, sarı sayfalarına, resimlerin renk tonlarına bayıldığım bu defter artık benim için başlı başına bir eser!

Çizimleri incelemeye devam ediyoruz ‘‘Çağrı merkezinde çalışırken tükenmez kalemi kahve ile ıslatıyor, hem müşterilerle konuşuyor hem de resim yapıyordum.’’ diyor İsmail... Gerek öğrencilik, gerekse resim dışında yaptığı işler İsmail için derya deniz bir kaynak! Farklı yüzler, farklı kişilikler, olumlu olumsuz her türlü sohbet, iletişim sanatını besliyor, inanılmaz bir birikim sağlıyor. ‘‘Hele ki Çağrı Merkezi tecrübesi ömre bedel! ’’ dediği an hemen soruyorum ‘‘Telefonda konuşurken ‘‘Nasıl insanlar var aman Allah’ım’’ dediğin ve anında ucubik karakterlerle resme döktüğün oldu mu? ’’

‘‘İster istemez yapmışımdır. Yiyecek sektörünün çağrı merkezi çok kötü Allah’ımmm:) Afrika’da insanlar açlıktan ölüyor, bir ürünü eksik gelmiş diye neredeyse ağlayacak. Çok ilginç insanlar! Bazı insanlar ise çok güzel ‘‘İyi ki varsın’’ diyorsun! Ama bazıları maalesef tatsız’’ diyor. Haksız da değil!

Koleksiyoner Adil Menemencioğlu ara ara resimlerle ilgili yorumlarını yaparken çok etkileyici bir durumdan bahsediyor... ‘‘Balaban ‘‘Ruh var İsmail’in resimlerinde, dâhi çocuk’’demişti. ’’ diyor. Ressam İbrahim Balaban gibi bir üstadın bunu dile getiriyor olması, hele hele ömründe ilk defa İsmail için söylüyor olması gerçekten çok önemli! Sevgili İbrahim Balaban’ın da dediği gibi resmin dâhi çocuğu İsmail!

Resimler arasında giderken ‘‘Bu böyle bir şey işte… Onu çok sevmedim…’’ diyor İsmail… Ama o kadar şirin, o kadar doğal ifade ediyor ki! Sohbetimize renk katan bu yaklaşımlarına bayılıyorum. ‘‘Niye sevmedin ki’’ diyerek resme biraz daha yakından bakıyorum. Gözlerin ifadesinin çok keskin olduğunu, yüz hatlarının bütünde çok etkileyici olduğunu görüyorum… Renklere zaten bayılmıştım… Mavi, gri, siyah karşımı… Adil Bey’de beni destekliyor ‘‘Kesinlikle bende çok severim bu resmi. Gözler çok etkileyici!’’

İsmail ve Adil Bey ile kahvelerimizi yudumlarken ‘‘Faik Paşa Kafe içerisinde kelebekler uçurmaya başladığında babamın ani rahatsızlığından dolayı uğrayamamıştım. Sen çalışırken burada olmak farklı, keyifli ve verimli olurdu. Çok da güzel fotoğraflar çeker, eğlenirdik... Ben videolarınızı izleyerek keyiflendim ve biran önce seninle tanışıp heyecanla yazmak istedim...’’ diyorum.

Eşsiz dostluklar kazandığım masalsı duraklarımdan olan Faik Paşa Kafe’de kahvemi yudumlarken pencerenin ardından bakan çehreler ile sohbet ettiğimde çok olmuştur! Sevgili İsmail’in çizdiği portrelerdeki ifadeler, gözlerdeki anlam o kadar etkileyici ki başka diyarlara gidip gidip gelirken kozasından çıkan kelebekler uçuşarak bana eşlik ediyorlar. Aydınlığı, umudu, mutluluğu, mutsuzluğu hissettiğim bu duvar resmiyle tüm duygular arasında geçişler yaparak karakterle eşsiz sohbetlere dalıyorum her geldiğimde!

Bir Delinin Duası, Pembe Perdeli Ev Hayatı, Sansür, Dehşet, Recim, Sence Mutlu Muyum, Duvarın Arkasına Saklanmak, Gündüzün İçinde Gece, Rapunzel`in Rüyası, Bayan İkizler, Sevgi Ve Sevgisizlik, Toplum ve Müstehcen Hayat, Ayrılık, Masumiyet gibi her biri başyapıt niteliğinde olan onlarca eser üzerinden dünyaları yazabilirim…

Sevgili İsmail’in sosyal medya hesaplarını incelediğim zaman başyapıt niteliğindeki onlarca resminin yanı sıra ışık oyunlarıyla dolu fotoğraflarını görmek ayrıca etkileyiciydi! Gündelik hayatındaki rutinleri bile yaratıcıydı, her adımından buram buram sanat kokusu alıyordum. Sanatçı ruhlu olmak böyle bir şey diyerek aklımda uçuşan başlıklardan biri olan fotoğraf çekimlerine geliyorum. ‘‘Çok güzel fotoğraflar da çekiyorsun. Yansımalar, ışıklar, renkler o kadar etkileyici ki çoğu fotoğrafına tekrar tekrar baktım.’’ dediğimde tevazuyla ‘‘O an cep telefonuyla çekiyorum. Birçoğu zamanlayıcı koyup çektiğim fotoğraflar... Gölgelendirmeyi, ışık oyunlarını ise çok seviyorum. ’’ diyor

‘‘Birçok pozunda 60’lı yıllara ait filmlerden fırlamış gibisin… Karakteristik yüz hatların direk siyah beyaz film dönemlerini aklıma getiriyor. Türk sinemasının unutulmaz jönlerine olan benzerliğin ise inanılmaz! Hatta bazı fotoğraf karelerinde yabancı filmlerdeki İrlandalı gençler gibisin! Her biri filmlerden bir sahne adeta!’’ diyor ‘‘Hele hele metroda yaptığın bir çekim var ki orada sesine de ayrıca bayıldım. ’’ diye ekliyorum. Bu çekimi hatırlattığım an ‘‘Çığlık gibi bir şeyler yapıyorum, sesim operaya yatkın arkadaşım ise sevmiyor, kaçıyordu benden...’’ diyor

İsmail küçük küçük anıları, hikâyeleri nasıl güzel tarif ediyor bir görseniz... Hem bakış açısına hem doğallığına, hem de anlatışına hayran kalıyor insan... Sohbetimizin her anından keyif alıyor, farkındalıklarımı arttırıyor ve eğleniyorum. Birlikte eğlenerek üretebilmek kadar güzel bir şey var mı?

Sosyal medya hesaplarıyla ilgili sohbetimiz devam ederken ‘‘Instagram hesabının kullanıcı adı Bayburuno nereden geliyor’’ dedim… ‘‘Buradan... ’’ diyerek burnunu göstermesin mi? ‘‘Ciddi misin Bay- burun-o mu? ’’ diyerek hemen ekliyorum ‘‘O zaman ben de Bayan-burun-o:) Ama senin burnun çok karakteristik ki...’’diyorum. ‘‘Önceden sevmiyordum dostlar sevdirdi… Onlar da karakteristik, sana özgü dediler…’’ diyor. İtiraf etmeliyim ki Bayburuno kullanıcı adını hiç bu şekilde düşünmemiştim... Sanatsal bir açıklama gelecek diye bekliyordum:)

İlkokul çağlarında resim yapmaya başlayan İsmail ‘‘Ortaokul dönemlerimde atölyeye giderdim. Liseyi endüstri meslek çinicilik bölümünde okudum. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde Seramik, Cam ve Çinicilik Bölümü’nden mezun oldum. Üniversite hayatım boyunca ağırlık seramik idi. Seramik içerisinde eşsiz eserleri barındıran, geçmişten geleceğe kurulan bir köprü olsa da ben yaşanmışlık duygusunu alamıyorum, bu nedenle pek sevemedim. Heykeli daha çok seviyorum! Figürleri var, ben şekillendirebiliyorum. Resim ve heykele hayatımı adamam ise üniversite sonrasına denk gelir. ’’ diyor.

‘‘En çok resim mi heykel mi? ’’ dediğimde ise ‘‘En çok resim! Heykel için büyük atölye gerekiyor. Resim bu anlamda daha kolay... Hatta akrilik kullandığım için yağlı boya gibi uzun sürmüyor, daha çabuk kuruyor. ’’ ‘‘ Su bazlı olan akrilik sağlıklı olduğunda dolayı da birçok ressamımız tarafından tercih ediliyor. Akrilik de daha üretken olabiliyorsunuz... Çabuk kuruduğu için daha hızlı aksiyon alabiliyor, hareket edebiliyorsunuz değil mi?’’ diyorum ‘‘Kesinlikle işleri çok hızlı bitiriyorsun... Hemen başka resme geçebiliyorsun...’’ diyor.

‘‘Kuru, pastel, sulu boya kullandın mı?’’ diyorum ‘‘Onlar da var ama çok nadir… Yapmak istersem az az yapıyorum... Sulu boya diğer boyalara göre daha zor, geri dönüşü yok, affetmiyor! Daha çok akrilik, karakalem, tükenmez kullanıyorum... ’’

‘‘Ahşap oymacılığını da seviyorum… Bir şeylere benzetiyorsam deniz kenarından ahşaplar toplayıp oyuyorum, detayı iyice ortaya çıkıyor. Bir dönem spreylere yöneldim Haydarpaşa Kulesi’nde denemeler yaptım. Duvar resmine ise ara ara devam ederim. Geçen yıl Odakule’de, Adil Menemencioğlu’nun Sanat Evi’nde ve Faik Paşa Kafe duvarlarında çalışmalarım yer alıyor. Ayrıca Çanakkale Biga Kemerköy’de Parion Antik Kent’de arkeolojik kazılarda çalışırdım. Üç ay Çanakkale kazılardaydım, üç ay İstanbul...’’

‘‘Aynı zamanda işlemeyi de çok seviyorum… Kıyafetlerime minik minik işlemeler deniyorum. Kabanımdaki bu kuşu ben işledim. Annem singer makinede dikişler diker... Pedallı tık tık... Bende merak eder küçükken bebeklere elbiseler dikerdim… Söküğüm olursa da dikerim, elim yatkındır.’’ diyerek neşe içerisinde anılarını anlatırken…

‘‘Gerçekten uçtan uca bir yaratıcılık, çok etkileyici! Gelecek ile ilgili planların var mı? Akademik olarak devam etmeyi düşünüyor musun? ’’ diyorum. ‘‘Ben pek program yapmayı sevmiyorum. Kendiliğinden gelişiyor her şey. O an ne hissediyorsam onun peşinden gidiyorum. Şuaralar sanatıma odaklanayım, hissettiklerimi tuvalime aktarayım istiyorum.’’ diyor.

Sevgili İsmail şu sıralarda İstanbul’dan ayrılıp Çanakkale’ye yerleşmek üzere… Açık söyleyeyim ki beyaz yakalılar olarak bizlerin de hayali bir sahil kasabasına yerleşmektir… Ki ben Çanakkale’yi tarihi, yaşanmışlıkları, bakirliği ve koruma altına alınmış sit alanlarıyla ayrı bir severim… Tüm bu açılardan da bakınca İsmail’in Çanakkale’ye ailesinin yanına dönme fikrini inanılmaz bir heyecanla karşıladım. Resmin dâhi çocuğunun en verimli çağlarında yaratıcılığı, üretimi için bu kararının oldukça faydalı ve besleyici olacağını düşünüyorum.

‘‘İstanbul’a kaçamaklar yapıp eşsiz ruhundan, yaşanmışlığından yine faydalanabilir, beslenebilirsin. Çanakkale sana doğası, dinginliğiyle yarayacağı gibi aile hayatının yanı sıra minicik yeğenlerinle çocuklar gibi şen olup bu anlarını sanatınla taçlandıracağına eminim! ’’ diyor ‘‘Ana teman insanlar olunca doğa resimlerinde yok denecek kadar az… Resimlerine doğa daha çok girecek, bakış açısında farklılıklar olacak mutlaka… Farklı seriler üzerinde çalışacaksın belki... Çanakkale sanatın adına da fark yaratacak, enerji verecek… Böylesi güzel etkileri artarak çoğalacak sanatına da yansıyacak! Şüphesiz ki Çanakkale sana çok yarayacak!’’ diye heyecanla ekliyorum.

‘‘Sen deyince fark ettim evet resimlerimde doğa pek yok… Çanakkale’den çıkan resimlerde ise genel de kenara köşeye sıkıştırma şeklinde var. Haklısın Çanakkale bana çok yarıyor.’’ diyor.

Çanakkale anılarından konuşurken dahi yüzü aydınlanan İsmail ‘‘İstanbul’u hafta içi yaşayacaksın, hafta sonu şehrin her köşesi kalabalık!’’ diyor ve ekliyor ‘‘Ne zaman İstanbul’un keşmekeşinden, kalabalığından kaçmak istesem doğayla baş başa kalabilmek için adalarda, Kilyos’un, Şile’nin sahilinde bulurum kendimi… Buram buram tarih kokan, yaşanmışlığı olan sokakların sakin, dingin halini ise çok severim. Tarihi binalardaki işlemelerden tutunda, heykellere, antikalara… Mahalle kültürünün yaşandığı semtlerdeki insanların mimiklerine… Gökyüzündeki bulutlardan, denizdeki dalgaların hareketlerine, ormandaki ağaçlara kadar gözlemlemek vazgeçilmezim…’’

İstanbul’u zoruyla dahi seven bizler şehrin en verimli, en dingin halini keşfedenlerdeniz… Tüm keşmekeşi, kalabalığı, devamlı değişen silueti, bozulan, kaybolan değerleri göz önüne alındığında aynı zamanda oldukça da zor bir şehir İstanbul! Zor ama çekici! İstanbul’un zorunu da seviyorum! Yirmi dört saat yaşayan gizemli ve masalsı bir şehir olmasının yanı sıra iki kıta arasında yaşamak duygusu İstanbul’u benim için vazgeçilmez kılıyor. Şehir çoğu zaman yorucu olsa da benim için büyük bir motivasyon kaynağı! Tarihi zenginliğiyle, büyüsüyle birçok hikâyeye gebe… Yoğun iş ve aile tempom arasında tarih bezeli sokaklarda özgürce nefes alarak İstanbul’da kendi sakin hayatımı yarattım. Gözümü dört açıp, kulağımı kabartıp, kendimi İstanbul’un gizemli kollarına, doğal güzelliklerinin akışına bırakıyorum... Ama zaman zaman inzivaya çekilip yaratıcılık, beslenme, üretme adına İstanbul’dan böylesi kaçışların çok faydalı olacağına da inananlardanım. Bir beyaz yakalı olarak bunu yapamıyor olsam da yapabilenleri canı gönülden destekliyor, enerjileriyle enerji doluyorum.

Diğer yandan Çanakkale’de daha geniş atölyelerde çalışabileceği için heykele ağırlık verme şansı olabilecek İsmail’in! İstanbul’da böylesi geniş atölyeleri kurabilmek maalesef çok zor! Umuyorum ki İsmail çalışırken zaman kavramının kaybolduğu renkli bir dünya kuracak... Burası sanat, ekonomik değerinin yanı sıra turistik değere de sahip özel bir atölye olacak! Çanakkale gibi bir ilimizde böylesi atölye İsmail’e olduğu kadar Çanakkale’ye de değer katacak, bizlerde sık sık ziyaretine gidip tek bir resminden yola çıkarak hikâyeler, romanlar yazabileceğiz…

Anne-babası ve ablası Çanakkale yaşayan İsmail’in bıcır bıcır iki yeğeni var. ‘‘ Yeğenimle zıp zıp a gidiyorum, çok eğleniyoruz... Çocuklarla çocuk olma zamanı... Trambolinde zıplamak inanılmaz eğlenceli... Kendi keyfimizce takılıyoruz. Ayrıca Çanakkale’ye gidince resim anlamında yeğenlerimle ilgileniyorum ve döndüğümde özellikle resim çalışmalarına eğileceğim... Hayat geçiyor çocuklarla çocuk olma zamanı... ’’ diyor ve ekliyor ‘‘ Yazın sizde gelin beklerim... Köyde domates, salatalık yeriz:)’’ diyor… Geleceğiz Sevgili İsmail... Hatta trambolinde zıp zıp zıplayacağız...

İç dünyasının uçsuz bucaksız kaynaklarıyla tüm resimlerini beslemeye devam eden İsmail‘‘ Renkleri görebiliyorsan, kokuları algılayabiliyorsan, martıların sesini veya Kadıköy vapurunun sirenini duyabiliyorsan... İşte hayat bu! ’’ diyor

Bende ‘‘Sanatla bezenen yaşamlar hep ama hep daha güzel’’ demeye devam ediyorum…

Yorumlar